Ultimate magazine theme for WordPress.

Latin Amerika Ve Meksika: Belirgin Ayrılıklar

0 101

Her uygarlık, tarih içerisinde bir medeniyetin doğuşunu ve asaletini temsil etmektedir. Bu temsil edişin arkasında yatan en büyük etmenler tarihsel süreç içerisindeki deneyim ve tecrübeler, tarihi miras niteliğindeki soyutsal ya da somutsal varlıklar ve insanoğlunun kök saldığı topraklardaki mülkiyet hissidir.Olmekler ’in, zengin bir mitolojiye sahip olan Azteklerin ve Orta Amerika’nın en tanınmış yerli Kızılderili halkı olan Maya Uygarlığı’nın hüküm sürdüğü Latin Amerika toprakları, aslında şu andaki durumu itibariyle tarihi mirasları olan topraklarını korumak için büyük mücadelelere yer vermiştir. Son zamanlarda büyük darbeler ve istenmeyen müdahaleler ile baş başa kaldığı hem baskılardan hem de uygulanan yaptırımcı politikalardan yorumlanabilmektedir.

16 yy.’nin başlarına kadar ve sonrasında Avrupalılar tarafından hücum edilen bu topraklarda sömürgeleştirdikleri coğrafyaların teknolojilerinden de yararlanarak “barutlu silah” ve daha benzeri birçok savaş teçhizatıyla yapmış oldukları saldırılara karşı koyamayan İnka, Maya ve Aztek uygarlıklarını yok etmeye başlamışlardır. 1492-1542 tarihlerinde yoğun bir İspanyol kolonileşmesi başlamış ve 300.000 İspanyol yenidünyaya yerleşmiştir.17. yüzyıldan itibaren ise özellikle İspanya, Portekiz ve İtalya’dan olmak üzere yaklaşık 20 milyon kişi Avrupa’dan Orta ve Güney Amerika’ya göç etmiştir.

19.yy.dan itibaren ise, Latin Amerika’yı kendi tabiri içerisinde “arka bahçesi” olarak gören ABD, eski ABD başkanlarından Monroe’ un bazı istekleri ve bölgedeki hegemonya olma yolunda liderliğini sürdürebilmesi için tarih sahnesinde kendisini göstermeyi amaçlamıştır. Bu amaçları doğrultusunda hem sömürge devletlere hem de Avrupalılara bazı ikaz edici ya da gövde gösterisi yapmak adına politika ve kararlar almaya yönelmiş olup, 2 Aralık 1823’de Amerika kıta’sına müdahaleyi caydırmak için iki husustan oluşan doktrinini açıkladı:

(1) Birleşik Amerika, Avrupa’nın işlerine karışmamaktadır. Avrupa’da Amerika’nın işlerine karışmamalı, uzak durmalıdır.

(2) Eğer bir Avrupa devleti Amerika kıta’sına ayak basar ve sömürgecilik teşebbüsünde bulunursa, ABD bu hareketi düşmanca sayacak ve karşı duracaktır.

Bu doktrin ile birlikte ABD diğer ülkelere verdiği gözdağının etkisini şiddetle oluşturmuş ve bu gelişmeden sonra artık Latin Amerika, ABD için vazgeçilmez bir hasat mevsimini başlatmıştır. 1839 yılında New York Post gazetesi yazarı John L.Q’Sullivan tarafından kaleme alınan “Manifest Destiny” Monroe doktrinin zeminini oluşturmaktaydı. Monroe Doktrini ile birlikte Yönetim sürekli olarak baskı kurmak istediği Latin Amerika ülkelerine karşı müdahalelerde bulundu; pek çok ülke defalarca işgale, darbeye, diktatörlere ve sivil savaşlara maruz kaldı. 19 yy.’nin sonlarına doğru, devam eden bu tahribatlar yeni bir akım ve fikrin ortaya çıkmasında büyük rol oynamıştır. Pan -Amerikanizm; sömürgeci bir hegemonya oluşturabilmek için Jefferson tarafından oluşturulan bir yaklaşım olarak açıklanabilmektedir.

Bunun sonucunda ABD, Latin Amerika’yı (Güney ve Orta Amerika) tek taraflı bir güven politikasına itmiş ve bu güven politikasına karşı bir duruş sergileyen ülkelere karşı ağır müdahalelerde bulunacağını açık bir dille aktarmıştır. Bu baskıcı biçimi “Big Stick” olarak anılmıştır. Panama Kanalı’nın Kolombiya’dan istenmesi ve iç savaş çıkarılarak Panama’nın bağımsız olup kanal hakkının 1.000.000$’a satın alması Kalın Sopa’nın etkisini gözler önüne serebilir. Bunun mağdurları olarak 20.yy’nin ilk çeyreğinde Nikaragua, Haiti ve Dominik Cumhuriyeti örnekleri gösterilebilir. Bu müdahalelerin dozundaki artış bu müdahalelere yeni bir isim oluşturmuş ve artık “Muz Savaşları” (Banana Wars) olarak isim değiştirmiştir. Bu süreçlerin ardından Latin Amerika coğrafyası ABD’nin “arka bahçesi” olarak anılmaya başlanmıştır.

Gittikçe şiddetlenen bu baskıların ardından farklı sonuçların çıkmaması için yeni düzenlemeler getirmek isteyen Amerika yönetimi, Franklin D. Roosevelt’in 1934 yılında “iyi komşuluk Politikası”nı ilan etmesinin ardından güney ülkelerine doğrudan müdahale yerine dolaylı olarak (üstü kapalı) olarak müdahale etmeyi tercih etmiştir. Daha açıcı olmak gerekirse ülkelere direkt müdahale yerine ABD yanlısı oluşumları iktidara getirmek suretiyle politikalarını yürütmeye devam etmiştir. Müdahaleler bir yandan devam ederken dünya savaşları yaşanmaya başlamış ve 2. Dünya savaşının patlak vermesine kadar devam etmiştir. Bu savaşlarda Latin Amerika genelde sessiz kalmış ve 1. Dünya Savaşı’nda gerçekleştirmiş oldukları hammadde satışı ile ekonomilerini geliştirmişlerdir. Ne yazık ki 1929’da yaşanan “Büyük Buhran”, insanların kendi ekinlerini yakarak fiyat yükseltmeye çalışmasına kadar vahim bir dönemi beraberinde getirmiştir.

2. Dünya Savaşı’nda yine devam eden sıkıntılar sürmüş ve bu soğuk savaş dönemi, komünizmin Latin Amerika’ya sıçraması tereddüdüyle bu coğrafyanın yeniden düzenlenmesine neden olmuştur. Bu sebeple “Rio Paktı” ve “OAS” ‘ı kurdular. Bu anlaşmalar bir nevi Monroe Doktrini’ni n daha resmi bir dille soğuk savaş döneminde gerçekleştirmek istenmesiydi. Bu müdahalelere örnek olarak, Bolivya’da sadece 1947-1952 arasında çoğu madenci ve tarım işçisi 30 bin kişi ABD destekli cuntalar tarafından katledilmesi gösterilebilir. Yaşanan olaylar çarpan etkisi ile beraber bölgenin soğuk savaşın en çok hissedildiği bölgeler arasına girmesini sağladı. Ve 1960’larda ABD Başkanı Kennedy Latin Amerika’yı “dünyanın en tehlikeli bölgesi ” olarak seçmiştir.

Zaman içerisinde değişen ABD başkanları eski başkanlarının bıraktıkları bu politikaları devam ettirmiştir. Bu baskılar Latin Amerika’da yerel halkların öfkesini artırmış ve sol eğilimli oluşumları desteklemeye itmiştir. Bu anlamda bölgede Meksika, Peru, Arjantin gibi ülkeler sol eğilime daha açık ülkelerdir. Bu eğilim, ülkelerin birlikte hareket ederek ABD’yi dışlamaya çalışmaları sürecini başlattı. Aslında ABD’nin politikası içerisinde neoliberalizmi arttırmak ve uyuşturucu ile mücadelede yeni askeri teknikleri oluşturmak olarak sıralanabilir. Bu kanaldan müdahaleleri 2002’deki Venezüella’da Hugo Chavez’e yapılan darbe girişimine karşı destek olmaya kadar ilerleyerek yeni bir sayfanın açılmasına yol açmıştır.

Bu zaman içerisinde bu yaşanan siyasi olayların yanında ekonomik olarak çatışmalar ve düzenlemeler devam etmiştir. Bu ekonomik yapılanmalar ülkeler arasında kalkınmışlık farkı oluşturmuş ve belirgin ayrılıklara yol açmıştır. Bu ayrılıkların en önemli sebepleri bölgede yapılan ittifaklar ve ekonomiler üzerine yapılan anlaşmaların etkisiydi. Tabii ki bölgenin en büyük ülkesi ABD ile iyi ilişkiler içerisinde bulunan devletlerin de bu sahada kendilerini toparlamakta oldukları son yıllardaki verilerle sabitlenmiştir. Ülkelerarası ticaretin yol açtığı bu dengesizliğin dünyadaki “en belirgin bölgesi” olarak da niteleyebilmekteyiz. Meksika, son 30 yıl içerisinde ABD ile ilişkilerinde genel anlamda açtığı uysal politikaları ile kendini ve ekonomisini geliştirmeye başlamış, bu gelişimin diğer bölgelere göre daha aktif olması Meksika açısından avantajlı bir konum oluşturmuştur. İşte bu belirgin farkları ortaya koyabilmek üzere ekonomik ayrıntılara inmemiz gerekmektedir.

Meksika, ABD’ye en fazla ihracat yapan ülke olarak yerini korumaktadır. Geçmişte bölgede yaşanan olaylardan en çok etkilenen ülkeler arasında olup, şu anda doğal kaynakları, geçmişten gelen bir tarihi mirası, son yıllarda birçok ülke ile yapmış oldukları antlaşmalar ve ABD’ye bağlı ekonomisi, şu andaki durumu itibariyle oldukça iyi seviyelere ulaşmıştır. Aslında bu değişimlere karşın ülke hala 1917’de yürürlüğe giren anayasa ile yönetilmektedir. Coğrafya olarak maliyetleri düşürücü bir bölgede olduğu için karlı bir ticaretin içine de girebilmektedir. Meksika’yı bu gelişmişlik seviyesine ulaştıran önemli sebepler aşağıda maddeler halinde sıralanmıştır:
1980’lerden sonra dışa açık ve liberal ekonomiyi benimsemeleri teknolojik ve sistematik olarak gelişimini artırmaya yol açmıştır.

Bölgedeki lojistik avantajı ülkenin kuzey bölgesinin refahını oldukça geliştirmiştir.
Tarıma önem vererek destekleyici teşvik ve politikalar geliştirmiş, modern tarıma geçiş sağlanmıştır
Proces isimli teşvik programı kapsamında mal ihraç ederken bir gümrük müşaviri firmasını kullanmak zorunlu olup, bu firma aynı zamanda Meksika’ya malın girmesinde büyük fayda ve olanak sağlar.
2001’de “BRIC” kısaltmasını (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) ortaya atan ve bu yüzden Meksika’da antipati toplayan Goldman Sachs ekonomisti Jim O’Neil “Çin faktörü tamamen değişiyor” diyor. Daha da açmak gerekirse Çin eskiden olduğu kadar ucuz değil. Shangay’daki asgari ücret Mexico City’den daha yüksek seviyelere çıktı. (Çin, beş katlık bir artış kaydetmiştir.)

1 Ocak 1994 tarihinde yürürlüğe giren NAFTA Antlaşması, Meksika, ABD ve Kanada arasında imzalanmış, imzalayan ülkelerin birbirleri ile serbest ticaret yapabilmelerini sağlayan bir içeriğe sahip olmuştur. Bu sayede bu ülkelerin birbirleriyle yaptıkları ticari alışverişlerde herhangi bir sorun ve maliyet fazlalığı oluşturmadan destekleyici bir politikayı da beraberinde getirmiştir.
ABD’ye komşu olan Meksika’daki ucuz iş gücü birçok ABD’li ve Avrupalı firmanın ülkeye yatırım yapmasına neden olmuştur. Burada hem Avrupa ABD pazarına daha hızlı ve daha az maliyetli girmiş olacak, hem de ürünlerini piyasaya daha hızlı yetiştirebileceklerdir.

Meksika’daki iklimsel farklılıklar tarımda çeşitlilik oluşturup, ekonomide tarımın payını artırmıştır.
Tüm bölgeleri açısından kişi başına düşen milli gelir açısından birinci sıradadır.
Meksika’nın yer altı ve yer üstü kaynaklarının zenginliği ülkenin en önemli gelir kalemini oluşturmuştur. Bu kaynaklardan en önemlisi olan petrol, Meksika’da devlet mülkiyetinde olup dünyanın 5. Büyük petrol şirketidir. Ülke gelirinin 1/3’ü petrol şirketlerinin kazançlarından oluşmaktadır.
Meksika, yabancı sermaye girişi açısından Latin Amerika’da ikinci sırada yer almaktadır.
Ticaretinin %90’ından fazlasını serbest ticaret anlaşmaları ile yürüten Meksika’nın 44 ülkeyi kapsayan 12 Serbest Ticaret Anlaşması yürürlüktedir.

Ülke, Peru’dan sonra dünyanın en büyük gümüş üreticisidir.
Ülkede 1994 yılında yaşanan “tekila” krizi ile yaşanan ekonomik çöküş, ülkede şu anda da etkisini gösteren bankacılık sektöründeki kredi yoksunluğu bölgedeki krizlerden etkilenme oranını azaltmış, bunun yanında yatırımcıya kredi bazında az olanaklar sağlanmıştır.
Meksika, kültür turizminde de önemli bir pay elde etmektedir. UNESCO tarafından koruma altına alınan bölgeler üzerine yapılan araştırmalarda bölgenin lideridir. Bu avantaj ülke gelirinin %10’unun turizm sektörü üzerinden istihdam edildiğini görmektedir.

Ulaşım açısından Başkent Mexico City – Benino Juarez Havalimanı, Latin Amerika’nın en yoğun havaalanıdır.
Son olarak Meksika Merkez Bankası’nın enflasyon ölçümü ile ilgili sorumluluğunun, 2011 yılından itibaren Meksika İstatistik Kurumu(INEGI)’na devredilecek olması, şeffaflık ve güvenirlik açısından önemli bir adımdır.
Bu ayrıntılar aslında Meksika’nın neden diğer Latin Amerika ülkelerine karşı belirgin ayrılıklar taşıdığı konusuna ışık açmıştır. Genel olarak, aslında ABD’nin bu ülkelerle birebir iletişim ve işbirliği(NAFTA) halinde olması direkt olarak diğer ülkelerden ayıran farktır. Çünkü en büyük farklılık, kalkınmışlık seviyesidir ve bu seviye üzerinden çoğu avantajları (ucuz işgücü, lojistik) elinde bulundurması ülkenin refah oranını artırmıştır. Bu ticari gelişmeler aslında serbest ticari antlaşmalarla birlikte desteklenmiştir. Liberal ve dışa açık ekonomisi, yatırımları teşvik edici politikalar, özellikle modern tarımın geliştirilmesi genel anlamıyla şu andaki durumunu nitelemektedir. Yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi geçmişte tarihi bir maziniz varsa, istikrarınız da o derece kendini korumaktadır. Ama ülkenin, gelir dağılımındaki adaletsizlik, ABD’ye işgücü ve turizm olarak bağımlı kalması çözmesi gereken en önemli problemlerdir. Bu bağımlılıkla, ABD’deki küçük bir ekonomik sarsılmalardan nasıl etkilendiğini piyasa içinde görebilmekteyiz.

Bunun yanında Diğer Latin Amerika ülkelerinde yönetim şekli olarak Sosyalist rejimin ağır basması, ülke içindeki tarafların birbirleriyle münakaşası, ülke içerisinde dışa karşı kapalılık hissiyatını doğurmaktadır. Bölgedeki genel durumdan ötürü dış müdahalelere karşı korunaksız kalmaları bu ülkelerin kalkınmasına engel olmaktadır. Diğer taraftan NAFTA gibi antlaşmalarda yer alamadıkları için pazardaki büyük paydan da uzak kalmış ve ticaret hacimlerinde gereken çarpan etkisini oluşturamamışlardır. Asya ve Çin’deki para devalüasyonlarına da gerekli tedbirler alınması tahmin edilen sorunların daha hafif bir şekilde atlatılmasına yarar sağlayacaktır. Latin Amerika ülkeleri içinde Brezilya, Arjantin ve Meksika’nın önemli ölçüde dış borçları bulunuyor. Bu dış borçların kısa vadeli olması bu ülkelerin menfaati adına tehlike taşımaktadır. Bu şekilde geçmişte Brezilya’nın 109 milyar $’lık borcunun %46’sı kısa vadeli olarak gerçekleşmiştir.

Sonuç olarak, ABD “arka bahçesi” ile daha çok uğraşacak olup, kendi amaçları doğrultusunda bölgeyi yönetecektir.

FATİH TURAP KAYNAR

İstanbul Üniversitesi, İktisat

KAYNAKLAR
AKGEMİCİ, Esra: Chavez Döneminde Venezüella’nın ABD’ye Yönelik Dış Politikası, T.C. Ankara Üniversitesi S.B.E., Yüksek Lisans Tezi, (Ankara, 2011).
ARMAOĞLU, Fahir: 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi,(1914-1980), Cilt 1, İş Bankası Kültür Yayınları, (1992, Ankara)
CHOMSKY, Noam: Year 501: The Conquest Continues, South End Press, (Boston, 1993).
MARQUEZ, Gabriel Garcia: Marquezle Konuşmalar, Çev.:Turhan Ilgaz, Metis yayınları, (1983).
GOODMAN, Amy: The Real Scandals of Obama’s Latin America summit, Guardian, (April 19,2012)
KONT, Gündem: İzmir Ticaret Odası, Meksika Ülke Raporu, (Mayıs 2011)
SEVİNÇ, Eser, “Latin Amerika Ekonomisi”, Mali Çözümler Dergisi, (2007)
YILMAZ, Sait, “Latin Amerika’da Neler Oldu?”, erişim tarihi 27.04.2015, http://www.21yyte.org/tr/arastirma/amerika-arastirmalari- merkezi/2012/05/08/6598/latin-amerikada-neler-oldu

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.