STEFAN ZWEİG – MECBURİYET

0 56

 

‘’…Okumadan yırtarsam, parçaları göle kadar uçuşur ve ne ben bir şey bilirim ne de dünya. Bu mektubu görmezden gelebilirim, bir damlanın ağaçtan toprağa düşmesinden daha hızlı, yırtıp atabilirim. İçinde ne olduğunu ancak istersem öğrenebileceğim bu yaprak beni nasıl huzursuz edebilir? Ve ben istemiyorum. Ben özgürlüğümden başka bir şey istemiyorum.’’ 

Stefan Zweig / Mecburiyet  (1920)

 

Merhaba sevgili okurlar,

 

Dün izlediğim 1980 yapımı Airplane filminde şu sözler yer alıyordu; ‘’Savaş cehennemdir!’’

Vietnam gazisinin ABD’ye döndükten sonra söylediği sözlerdi. İnsanın varoluş tarihinden bu yana savaş denen bir gerçek var ve bu gerçek; asla son bulmayacak bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Cephelere gönderilen bir çok asker ya evine geri dönemiyor ya da döndüğünde o eski kişi olamıyor. Cephelere zorla götürülen askerlerin psikolojilerindeki yıkımı ele alan Stefan Zweig, bu konuyu Mecburiyet adlı eserinde bizlere çarpıcı bir gerçeklikle anlatmıştır.

 

Evet, bugün sizlere edebiyat dünyasının en üretken yazarlarından biri olan Stefan Zweig’in Mecburiyet adlı eserini  tanıtacağım. Mecburiyet’e geçmeden önce Stefan Zweig’i yakından tanıyalım.

Viyana’da 1881’de varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen yazar, hayatı boyunca savaş yüzünden birçok kez göç etmek zorunda kaldı. 1934’te Nazilerin Avusturya’daki baskısı, yazarı Londra’ya gitmeye zorladı. Ardından Brezilya’ya gitti.  Savaş karşıtı düşünceleri ve Yahudi olmasından dolayı Naziler tarafından kitapları yakıldı.

Stefan Zweig;  Amok Koşucusu, Satranç, Olağanüstü Bir Gece, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Yakıcı Sır ve daha bir çok eseri ile edebiyat tarihine damga vurmuş, Nazi zulmünden kaçan entelektüellerden biri olmuş ve yaşadığı umutsuzluk  nedeniyle eşiyle birlikte Brezilya’da intihar etmiştir.

Zweig’in her eserinde kendisinden bir parça bulabilirsiniz. Umutsuzluğu, karamsarlığı, iç dünyasındaki karmaşayı eserlerine ustaca işlemiştir. Zweig’in umutsuz olmasında savaşların payı oldukça fazladır. İki dünya savaşını görmüş ve Avrupa’nın kargaşalı döneminde yaşamış, her eserini dönemin koşulları eşliğinde kaleme almıştır. Eserlerindeki karakterlerin kişilik analizlerini oldukça başarılı bir şekilde oluşturmuştur.

 

Stefan Zweig’in okuduğum bu eseri Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkmış ve  Gülperi Sert tarafından çevirisi yapılmıştır. Zweig, savaş karşıtı tutumunu İsviçre’ye kaçan ressam Ferninand üzerinden anlatmıştır.  Bir gün askerliğe elverişli olduğunu bildiren bir mektup ile hayatının travmasını yaşamış ve konsolosluğa davet edilmiştir. Ferdinand asıl savaşı kendi içinde yaşamıştır. Savaşı bir yandan katliamdan ibaret görmesi bir yandan da vatanına karşı sorumluluğu yerine getirme görevi olarak görmesi arasında sıkışıp kalmıştır. Bir mecburiyet karşısında iç dünyasında verdiği savaş, kendisini bir bilinmeze doğru sürüklemektedir.

 

 

‘’..Burada, bu tarafta insanların yaşamasına izin vardı; buradaki insanlar nefes alabiliyor, özgürce konuşabiliyor, istediklerini yapabiliyor, ciddi işlere hizmet edebiliyorlardı; ancak köprünün öte yanında, sekiz yüz metre ötede tıpkı bir hayvanın iç organlarının çıkarılıp alınması gibi insanların istekleri, arzuları içlerinden sökülüp alınıyordu; insanlar orada yabancı insanlara itaat etmek ve hiç tanımadıkları yabancı insanların kalbine bıçak saplamak zorundaydı. ..’’

 

Kitaptan yaptığım bu alıntı ressam Ferdinand’ın savaş hakkındaki düşüncelerini ortaya koymuştur. Ferdinand yaşadığı ikilemler sonucu İsviçre’de kalıp hayatına devam mı edecek yoksa vatanına olan borcunu  sorumluluk duygusu altında ezilip cepheye mi gidecek?

 

Keyifli okumalar dilerim.