Türkiye Ve Küba Füze Krizi (1961-63):

0 84

1960-61 yıllarında Türklerin Batılı müttefiklerinin dikkatleri içişlerine çevrilmişti. Mayıs 1960’da silahlı kuvvetler önce Adnan Menderes hükümetini devirmişler ve daha sonra kendi aralarında meydana gelecek ciddi anlaşmazlıklar pahasına, Türk politikasını yeniden oluşturmaya başlamışlardı. Ekim 1961 seçimlerinin ardından sivil hükümet nihayet göreve gelmiş, ismet İnönü yönetiminde istikrarsız bir koalisyon hükümeti kurulmuştur. Bu sıralar dış politika pek fazla ilgi uyandırmıyordu. 1960 anlaşmasının ardından Kıbrıs meselesinin çözümlendiği düşünülüyordu. Daha önce de belirtildiği gibi askeri hükümet Menderes’in Sovyetler Birliği’yle yaptığı uzlaşmayı feshetmiş ve Türkiye’nin NATO ile CENTO’ya bağlılığını teyit etmişti. Aslında görünenin ardın da alınan kararlar Türkiye’yi, 1962’de patlak verecek daha büyük bir uluslararası krize doğru sürüklüyordu.
Menderes hükümeti Ekim 1959’da Eisenhower yönetimiyle, 15 adet Jüpiter orta menzilli ve nükleer savaş başlıklı balistik füzenin Türk topraklarına yerleştirilmesi konusunda anlaşmıştı. Aslında bunlar Türkiye’deki ilk nükleer silahlar değillerdi. Nükleer silahlara sahip ABD uçakları bir süredir Türkiye’de operasyonlarına devam ediyor ve bu durum Türkiye’nin nükleer bir savaştaki potansiyel rolünü artırıyordu Türk Dışişleri Bakanlığı’nın bazı üyeleri, Sovyetler Birliği’ni saldırmaya kışkırtacağı gerekçesiyle Jüpiter füzelerinin yerleştirilmesine karşı çıktığı halde, hükümet ve askeri yetkililer tarafından susturulmuşlardı. Askerler, Türkiye’ye yönelik bir Sovyet saldırısı karşısında müttefiklerinin atom silahı kullanmaya hazırlıklı olduklarının bir göstergesi olan Jüpiterlerin, Türkiye’nin askeri gücünü artıracağına inanıyorlardı. SACEUR komutanı General Lauris Norstad Türklerle yaptığı görüşmelerde sık sık askeri güçlerinin üzerinde durduğu için, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu inancı daha da kuvvetleniyordu. Füzeler 1961 sonbaharında İzmir yakınlarına yerleştirildi ama 1962 yılına kadar hazır hale getirilemediler. Füzelerin sahibi Türkiye’ydi ama savaş başlıkları ABD’nin gözetimi altındaydı, ayrıca ABD ve Türk hükümetlerinin ortak izni olmaksızın kullanılmayacaklardı. İtalya’ya yerleştirilen iki Jüpiter füzesiyle birlikte, Sovyetler’in sahip olduğu ve Avrupa’ya yönlendirilmiş 129 orta menzilli füzesinin 45’ine hedeflenmişlerdi.
Kruşçev 1959 yılında Türkiye’de konuşlandırılan, Jüpiterler konusunda ABD Başkan Yardımcısı Richard Nixon’a yakınmaya başlamış ve Mayıs 1962’de bu itirazını alenen yinelemişti. Türkiye’deki Jüpiter füzelerine misilleme ya da Jüpiterlerin Türkiye’den kaldırılması amacıyla Küba’ya Sovyet füzelerini yerleştirmeye karar verdiği iddia edilmektedir. Eisenhower ve Kennedy yönetimleri Polaris denizaltı-balistik füzelerinin, Jüpiterleri etkisiz bırakacağını ve Sovyetler’den gelecek ilk saldırıya karşı yetersiz kalacağını fark etmişlerdi. Nisan 1961’de Bakan John F. Kennedy Türkiye’ye yerleştirilen füzelerin yeniden gözden geçirilmesini istedi. Bir sonraki ay ABD Dışişleri Bakanı Dean Rusk, sorunu askeri hükümetin Dışişleri Bakanı Selim Sarper’e iletti. Rusk’ın sonradan anlattıklarına göre Sarper, Jüpiter füzelerinin çekilmesini, ‘’parlamentonun’’ bu füzelerin yerleştirilmesi için yapılacak olan harcamaları henüz kabul etmesi ve füzelerin geri alınacağını söylemesinin mahcup edici olması gerekçesiyle reddetmişti. Ayrıca yerlerine Akdeniz’de Polaris denizaltıları gelmeden önce füzelerin alınmasını bir NATO üyesi olan Türkiye için moral bozucu olacağını eklemişti Sonraki yıllarda Türkiye ABD büyükelçiliği görevine atanan Robert Komer notlarında şunlar yazmıştı: “Savunma Bakanı Robe McNmara, Jüpiterlerin hiçbir askeri değer taşımadığını biliyor. Ama Türkler, İtalyanlar ve diğerleri bilmiyorlar. Bütün mesele bu.’’ ABD Siyaset Planlama Konseyi Başkanı George McGhee Haziran 1961’de başkana, Jüpiterlerin kaldırılmasının, özellikle de Kruşçev’in ay başında Viyana zirvesinde yaptığı diplomatik saldırının ardından bir zayıflık göstergesi olarak algılanacağını söylemiş, aynı zamanda General Norstad’ın Sarper’e füzeleri tavsiye ettiği görüşmeleri hatırlatmıştı. 1962 yılının bahar ve yaz aylarında Rusk aynı soruyu iki kere Türklerin önüne getirdi ama bir sonuç alamadı. Bu sırada dışişleri bakanlığı Kennedy’ye bu konuda baskı yapmanın akıllıca olmayacağını söylemişti.
Bu sonuç getirmeyen tartışmaların ardından, Jüpiter füzeleri Türk yetkililerine teslim edildiği sırada, Ekim 1962’de Küba füze krizi patlak verdi. 26 Ekim’de Kruşçev Kennedy’ye yazdığı mektupta Amerika Birleşik Devletleri adadaki ablukayı kaldırır ve Küba’ya saldırmama konusunda anlaşma sağlanırsa, Küba’daki Sovyet füzelerini çekeceğini bildirince kriz sona erer gibi oldu. Ama ertesi sabah gönderdiği ikinci mektupta Küba’daki füzeleri, ABD’nin Türkiye’de bulunan Jüpiterleri çekmesi karşılığında geri çekeceğini yazmıştı (Türkiye’ye karşı Küba ticareti). Böylesi bir değiş tokuş fikri Washington’da tartışılmış ama Kruşçev’in daha fazla talepte bulunmasına yol açabileceği ve Ankara’da bulunan ABD Büyükelçisi Raymond Hare’nin söylediği gibi, Türkler “bir düşmanı yatıştırmak uğruna çıkarlarının ticaret malzemesi olmasına” içerleyecekleri için kabul edilmemişti. Kennedy, Kruşçev’in gönderdiği ilk mektuba cevap vererek herhangi bir değiş tokuş yapmadan Sovyet füzelerinin çekilmesini kabul etme ve ikinci mektubu göz ardı etme yolunu seçti. Ertesi gün (28 Ekim) Kruşçev bunu kabul etti ve kriz sona erdi.
Bu açıdan bakıldığında ABD, Türkiye’deki Jüpiter füzelerinin herhangi bir fedakarlıkta bulunmadan Sovyet füzeleri Küba’dan çekilmiş gibi görünüyor. Bu İnönü hükümeti ve Kennedy yönetiminin değişmez çizgisiydi. Türk Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin’in füzelerin Polaris denizaltı balistik füzeleriyle değiştirileceğini duyurmasının ardından 24 Nisan 1963’te Türkiye’de bulunan son Jüpiter de ülkeden çıkartılmıştı. Başkan Kennedy’nin erkek kardeşi Robert Kennedy’nin 1968 yılında vefatının ardından yayımlanan hatıralarında, başkanın talimatıyla Washington’da bulunan Sovyet Büyükelçi Anatoli Dobrynin’’le 27 Ekim gecesi (Kruşçev’in Sovyet füzelerini Küba’dan çekmeyi kabul ettiğini yazdığı mektup ulaşmadan önce) görüştüğünü yazmıştır. Büyükelçiye Sovyetler Birliği füzeleri çekmeyi kabul ederse,‘’zaten bir süredir, kriz sona erdikten sonra Jüpiter füzelerini çekmeyi düşündüklerini’’ söylemişti. Daha sonraları Dobrynin’e daha açık bir taahhütte bulunduğu ve Kruşçev sözünden dönmediği takdirde ABD hükümetinin bunu duyuracağını söylediği ortaya çıkmıştır.
Krizin Türklere ilk etapta neler düşündürdüğünü kestirmek hayli güç. Çünkü resmi kanalların yalanlamasına rağmen Türkler çok geç olmadan, Kennedy yönetiminin Kruşçev’e “Türkiye’ye karşılık Küba ticaretinden” çok daha fazla imada bulunduğunu ve Türk hükümetin danışmadan Türkiye’nin hayati çıkarlarını etkileyecek şekilde ilişkisini kesmeye hazır olduğunu öğrenmişlerdi. O zamanlar bu bilgi halka duyurulmadığı için halkın tepkisini çekmemiş ve Kıbrıs konusunda Amerika Birleşik Devletleriyle Türkiye arasında 1964’te çıkan daha acı bir anlaşmazlıkla gölgelenmişti. Bundan başka Kennedy yönetimi Ekim 1962’den önce Jüpiterleri Türkiye’den çekmeye çalıştığı için, ortaya çıkan sonuç Küba füzeleri dikkate alınmaksızın, ABD’nin uzun zamandır uygulamaya çalıştığı politikanın bir parçası olarak görülebilir. Her şeye rağmen Türkler sonuçta bir şeyi çok açık görmüşlerdi: Jüpiter füzeleri Türkiye için avantajdan çok tehlike yaratabilirdi. Krizin tırmandığı sıralarda, Ankara’da bulunan Sovyet Büyükelçi, Türk hükümetini nükleer bir savaşın yaklaşmakta olduğu konusunda uyarmıştı. Doğu’yla Batı arasında nükleer bir değiş tokuş yapılması durumunda Jüpiter füzeleri kesinlikle Sovyet hedefi, İzmir ise Üçüncü Dünya Savaşı’nın Hiroşiması olacaktı. Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleriyle olan ilişkilerinde Türkiye’nin 1959-62 döneminden çok daha temkinli davranması gerektiği ortadaydı.
Aslında Jüpiterlerin çekilmesi Türk-Sovyet ilişkilerinin geliştirilmesi daha iyi olanak sağlamıştı. 1963’ten sonra, Türkiye’de hâlâ ABD sağladığı bazı nükleer silahlar bulunuyordu ama bunlar diğer NATO ordularına gibi kısa menzilli silahlardı. Çift taraflı bir kontrol mekanizmasına bağlı olan bu silahları Sovyetler Birliği, saldırı değil savunma amaçlı olmaları halinde makul karşılayabilirdi. Jüpiterlerin çekilmesinin ardından 1963 baharında Türk parlamentosundan bir delegasyon 1932’den beri ilk defa Sovyetler Birliği’ne ziyarette bulunmuştu. Türkiye’yle Sovyetler Birliği arasındaki ekonomik ilişkiler gelişiyordu. Ekim ayında Türkiye’de çıkan Cumhuriyet gazetesinde Kruşçev’in şu sözlerine yer verilmişti: ‘’İki ülke arasında iyi komşuluk ilişkileri geliştirmememiz için hiçbir neden yok”. Ama bu Sovyetler Birliği’nin Türkiye’nin 1963 sonrası durumundan memnun olduğu anlamına gelmiyordu. Sovyetler hâlâ Türkiye’nin bağlantısızlığı konusunda baskı yapmaya devam ediyorlardı ama en azından Jüpiterlerin Türkiye’de bulunduğu zamankinden daha az rahatsızlık duyuyorlardı.
Biraz spekülatif olmakla birlikte varılabilecek bir diğer sonuç Ankara’da bulunan bazı yetkililerin, ABD’nin “Türkiye’ye karşılık Küba ticareti” yaparak, kendi çıkarlarını korumak uğruna Türkiye’nin çıkarlarını feda edebileceği ve ABD desteğine güvenmenin riskli oluğunu düşünmeleridir. 1980 yılında George E. Gruen şu sonuca varmıştır: ‘’Ankara, Washington’ın süper güç olması faktörü ile harekete geçerek Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını pazarlık konusu yapmasından şüphelenmeye başlamıştı”. Bu şüphe süper güçlere karşı 1960’ların ikinci yarısından sonra kendini daha fazla hissettiren daha esnek politikalar benimsenmesine yol açmıştır.

Kaynakça:

Koniholm, Turkey and West , s.51-2
Koniholm, Turkey and West , s.53
Kennedy, Thirteen Days , s.64-8, 71-2, 160-
Kennedy, Thirteen Days , s. 80-2
William Hale, Türk Dış Politikası 1774-2000 , 2003, Sanat Yayınları, İstanbul, s.135-9.

Leave A Reply

Your email address will not be published.