Perşembe, Temmuz 18, 2024
spot_imgspot_img

Top 5 This Week

spot_img

Related Posts

TÜRKİYE’NİN YÖNÜ: ABD KISKACINDAN RUSYA ORTAKLIĞINA

18 Şubat 1952 Türkiye’nin NATO’ya katılımı… 1946 Celal BAYAR önderliğinde kurulan Demokrat Parti ilk sınavını 1946 yerel seçimlerinde vermişti. Dönemin tek partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin karşı hamlesiyle yerel seçimleri erken bir tarihe çekmesi hızlı bir şekilde seçimlere hazırlanan Demokrat Parti’nin ilk sınavını çok iyi geçememesine neden olmuştu. Tarihler 1950 genel seçimlerini gösterdiğinde ise %55’lik oy bandı ile DP tek başına iktidarını ilan etmişti. NATO’ya ilk müracaatını Mayıs 1950’de yapan Türkiye, Batı kampında yer almak istediğini yoğun bir şekilde göstererek ikinci müracaatını da Ağustos 1950’de yapmıştı. Ayrıca ikinci müracaatın hemen öncesinde başlayan Kore savaşına Türkiye’nin 4500 kişilik bir askeri güç gönderme kararı ABD’yi etkilemiş ve nihayetinde 15 Eylül 1951’de Ottowa’da toplanan NATO Bakanlar Konseyi, Türkiye ve Yunanistan’ın başvurusunu onaylamıştı…
Tarihi arka planı biraz incelediğimizde çıkarlar boyutunda Türkiye’nin NATO kampında olmak istediği aşikâr şekilde görülmektedir. İkinci dünya savaşından çıkmış bir dünyada, yeni oluşturulan dünya düzeninde (Yalta sonrası dünya) Türkiye’nin kendine yer bulma çabaları ve kazanan tarafın yeni oyunun kurallarını belirleyeceği bir senaryoda hiç değilse oyuncu rolünü tabiri caizse kapabilmek için Batı’yı seçmiş olması sadece sebeplerden bir kaçı olarak gözümüze çarpıyor. Batı’nın Türkiye’yi kabul etme sebeplerinin en önemlisi ise yeni yeni gelişen ABD-SSCB Soğuk Savaş’ının kutuplaştırma içerisinde olmasıdır. ABD’nin bu düzlemde SSCB’yi tehdit edebilecek stratejik bir üsse ihtiyaç duyması, Türkiye’yi kendisine daha yakın tutacak bir politika izlemesine yol açmıştır. Nitekim Türkiye’ye yerleştirilen Jüpiter füzeleri bu gibi düşünceler neticesinde gerçekleşmiştir.
Türkiye – ABD ilişkilerinin seyri her zaman olumlu olmamıştır. Hatta çoğu zaman problemli evrelerde yaşanmıştır. Biraz bunları hatırlamak gerekirse tarihi akış içinde;

  • İlk olarak 1964’te ABD tarafından gönderilen Johnson mektubu yer alır. Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etme ihtimali üzerine ABD Başkanı Johnson’ın dönemin Başbakanı İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupta bu süreçte Türkiye’nin ABD ile tam istişare içinde bulunması gerektiğini söylemesi ve aksi halde NATO Konseyini ve BM Güvenlik Konseyini toplayacağını belirtmesi iki ülke arası gerilimi arttırmıştır.
  • Bir başka kriz ise 1971’de haşhaş üretiminin yasaklanması ile yaşanmıştır. Tarihe 1971 Muhtırası diye geçen olayda ABD’deki insanların aşırı uyuşturucu bağımlılığı altında olması ve Türkiye’yi de uyuşturucu üreten kaynak ülkeler arasında görmesi ile kriz yaşanmıştır. 1971’de yasaklanan haşhaş üretimi 1974’te dönemin Başbakanı Bülent Ecevit ile tekrar başlamıştır.
  • Tarihler 1974’ü gösterdiğinde ise Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası ABD’nin Türkiye’ye silah ambargosu uygulaması ile yeni bir gerilim hattı inşa edilmiştir. Türkiye bu duruma bir misilleme yaparak ülke içerisinde İncirlik üssünün ve diğer üslerin kullanımını geçici olarak askıya almıştı. ABD’nin silah ambargosu 1978’de son bulacaktı.
  • Yakın tarihlerde yaşanan bir diğer olay ise 1 Mart (2003) Tezkeresidir. Tezkere’nin içeriği Türk askerlerinin yabancı topraklara gönderilmesi ve yabancı askerlerin Türk topraklarında bulunmasıdır. ABD’nin meclisten geçeceğini umduğu bu yasa, TBMM tarafından reddedilmiştir. ABD tezkerenin o kadar geçeceğine emindi ki Doğu Akdeniz’e gemilerini yerleştirmişti ve harekât için 200 milyon dolar kaynak sağlamıştı. ABD tezkerenin geçmemesi üzerine geri adım atmamak için Irak’a güneyden girmeyi tercih etmişti.
  • Yine aynı sene yaşanan bir diğer olay ise 4 Temmuz 2003 Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi olayıdır. ABD askerlerinin Irak’ın Süleymaniye şehrinde bir karargâhı basması ve burada bulunan Türk askerlerini başına çuval geçirilerek sorgulamak için Bağdat’a götürülmesi olayıdır. Her iki devletin olayın üzerinde pek durmaması ile etkisi kısa süren bir olay olarak hafızalarda kaldı.
  • Tarihler 8 Ekim 2017’yi gösterdiğinde ise Türk yetkililerin ABD konsolosluğunda çalışan Metin Topuz’u tutuklaması, ABD tarafından tüm vize işlemlerinin kısıtlanması cevabı ile karşılaştı. Anında misilleme ile cevap veren Türkiye’de vize işlemlerine kısıtlama getirdi. Türkiye’nin bu tutuklamada ki gerekçesi kişinin ABD’nin konsolosluk listesinde belirttiği kişiler arasında yer almamasıdır. ABD’nin 28 Aralık 2017’de ki yaptığı Türkiye’ye güvence açıklaması ile Türkiye ve ABD arasında kısıtlamalar karşılıklı kaldırıldı.
  • Ve en son olarak Pastör Andrew Brunson davası ikili ilişkileri ciddi boyutta etkiledi ve etkilemeye devam ediyor. Brunson 23 yıldır eşi ile İzmir’de yaşamaktaydı. İzmir’de ki Diriliş kilisesinde Pastör olarak hayatına devam ediyordu. 2016 yılında süresiz oturum için başvuru yaptı ve sonuçlanmasını bekliyordu. Başvurusu reddedildi. Sebep olarak Türk hükümeti “kamu düzeni ve kamu güvenliği açısından” uygun bulunmadığını açıkladı ve Pastör’ün 2010-2013 yılları arasında Türkiye’ye gelen Suriyeli sığınmacılara yardım görüntüsü altında misyonerlik faaliyetleri yürüttüğünü öne sürdü. Bu iddialar altında Brunson ve eşi Alsancak Polis Karakoluna çağrıldı. Burada sınır dışı edilmek üzere gözaltına alındı. Brunson 2016 Aralık ayında sınır dışı edilmeyi beklerken hakkında Fethullah Gülen cemaatine üye olmak suçlaması ile önce tekrar gözaltına alındı ve sonrasın da tutuklandı. Bu süre zarfında hakkında ki çeşitli suçlamalar aynen şöyle;
    1. Devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasi veya askeri casusluk amacıyla temin etmek.
    2. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek.
    3. Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek.

Yaklaşık iki yıllık bir gelişme olmasına rağmen son 2 aydır ABD tarafından yoğun şekilde gündemde yer bulan bir olay haline geldi. ABD geçtiğimiz 40 gün içerisinde Türkiye’nin Hazine, İçişleri ve Adalet Bakanlarının ABD’de ki mal varlıklarını dondurma kararı aldı. Türkiye mütekabiliyet ilkesi çerçevesinde ABD’nin İçişleri ve Hazine Bakanlarının Türkiye’de ki mal varlıklarını dondurdu. Ayrıca Trump’ın daha öncesinde duyurduğu gümrük vergileri artırma söylemi gerçek oldu. Alüminyum ve çeliğe %10 vergi artırımını onayladı. Türkiye yine bu yaptırıma karşılık 22 kalem ürün gümrük vergisi oranını artırdı. Bu sancılı süreç devam ederken Türkiye ayrıca ABD’yi Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) şikâyet etti.
Yukarıda sıraladığımız gelişmeler ışında konuyu biraz da değerlendirmek gerekirse, Türkiye artık politikasını değiştirmekten yana olduğunu net uygulamaları ile belli ediyor. Yıllardır Batı kampında kendine yer bulmuş bir ülke olmasına rağmen bu denli stratejik ortaklığa sığmayan gelişmelerin yaşanması Türkiye’nin Batı özelinde ABD yanlısı inancını yitirmesine sebep oldu. Ayrıca yine bir Batı kampı olan AB’nin de ABD’nin kararlarını eleştirdiği noktada bir TR-AB yakınlaşması söz konusu gözüküyor. Yeni bir dünya düzeni serüveni ile saldırgan politika güden ABD’nin bu sürecin sonunda zararlı taraf olarak çıkacağı bizzat ABD’li fütüristler ve stratejisyenler tarafından belirtilmektedir. Durum bizlere biraz da Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında ki yarışın ülkenin siyasetini ne denli etkilediği sorusuna götürüyor.
Yakın geçmişe gidersek eğer Amerikan’ın 43. Başkanı George W. Bush’un cumhuriyetçi olduğunu hatırlayabiliriz ve elbette ki Bush’un pek sevilmediğini. Bush’un katı ve saldırgan tavırları o dönemde Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmişti. Dünya’ya hükmetme tavrını tek başına Irak’a operasyon düzenlemesinden de anlayabiliriz. Akabinde gelen bir diğer başkan ise Barack Obama olmuştu. Kendisi bir demokrattı ve barış elini tüm dünyaya uzatacağını söylemişti. Kısa sürede “stratejik” başlığı adı altında birçok dost edinmeye çalışan bir ABD politikası izlemiştik. Şimdi ise sıra yine bir cumhuriyetçi olan D. Trump’ta. Görülen o ki bir değişim sesi gelmez ise başkanlığı süresince kasıp kavurmaya çalışacak. Yalnız geçmiş günlere nazaran bir fark var ortada. Dünya tek kutupluluk merkezinden hissedilir derece uzaklaştı. Artık yaptırımları ile baş edebilecek bir Çin, AB ve kısmen Rusya var. Çeşitli Türkiye gibi bölgesel güçler de ayrıca geçmişe nazaran aktif durumda. Ayrıca başkan Trump ülke içi siyasetinde de pek destek bulmuş gözükmüyor. Uzmanlar bir sonra ki seçimi kazanabileceği konusunda pek olumlu değiller. Küresel savaşın gittikçe artan bir düzen içine girdiği şu an ki durumu ileride de takip etmeye devam edeceğiz.
Tekrar Türkiye’ye gelirsek özellikle son yıllarda gerçekten çok taraflı bir diplomasi yürütüldüğü aşikâr şekilde görülmektedir. Gerek Çin gerek Rusya ile aynı çerçevede farklı açılımların işlenmesi, hem ABD hem AB ile yürütülen sıkı ilişkiler Türkiye’nin vizyonunu genişletmesini sağlamıştır. Bunun en büyük meyvesini 2013 yılında GSMH’nın 950 milyar doları aşması ile vücut bulmuştu. 2013 sonrası yaşanan çeşitli olaylar ülke ekonomisine zarar verse de gelinen nokta itibari ile 857 milyar dolar ile (2018) bölgenin önemli bir gücü olarak Türkiye yerini almaktadır. Rusya ile yaşadığı 2016 uçak krizi sonrası hızla ilişkileri düzeltmek için ataklar yapan Türkiye, aynı karşılığın Rusya tarafından da gelmesi ile ismi halen konmamış bir gerçek “stratejik ortak” elde etmiş gözüküyor. Halen Suriye krizinde saha da birlikte hareket eden Türkiye ve Rusya, Avrupa’da düzenlenen Cenevre konferanslarının çok üzerinde sonuçlar elde etmeyi başardılar. Dünyada ki birçok gücün kanın durması için destek vermesi ile çözüm Türkiye-Rusya-İran üçgenine dönüşmüş durumda. Ayrıca Türkiye’nin bölgesinde yaptırımlarla karşılaşması durumunda yanında bir büyük bir gücün durması siyasi olarak diyalog gücünü halen Türkiye’nin elinde tutmasını sağlayacak. İleri safhalarda daha da derin ilişkilere sahip olacağı kanısı Rusya’nın yıl sonunda Türkiye’ye vizeleri kaldırabileceği sinyalini vermesiyle daha da güçlenen bir teze dönüştüğü görülmektedir. Yakın zaman da Tahran’da bir araya gelecek üçlü zirveyi ve TR-ABD ilişkilerini incelemeye devam edeceğiz. Şimdilik sağlıcakla…

KAYNAKÇA

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popular Articles