ULUS, DEVLET, DİN!

0 63

ULUS, DEVLET, DİN!

  Tire işareti ile oluşturulan birleşik kelime “ulus-devlet” güven verici ve sıcak bir duygusal düşünce olan ulusla devletin biraz mesafeli ve soğuk gerçekliğini bileştirir. Bu mayhoş karışım, tarihsel ve dil bilimsel hayal gücünün lezzetlerinden biri olarak görülebilir.

  Fransız Devrimi; dini yadsıyarak meşruluk temelinden bir anlamda yoksunlaşan mutlak egemene yeni bir meşruluk unsuru olarak “siyasal toplumu oluşturan bireylerin toplamından daha üst düzeyde süreklilik ve bölünmezlik unsuru içeren bir bütünsellik olarak” ulus kavramını kazandırır. Devrim’in; Sieyes’in tanımıyla “ortak bir yasaya göre yönetilen bireyler topluluğu” olarak ortaya koyduğu ulus; modern devlete yeni bir meşruluk unsuru kazandırmayı başaracaktır. Bu yeni devlet yapısı modern ulus devlet adını alacak ve “Ulus, Yasa, Kral” sloganı ile ifade edilecektir. 

  Modern devlet adıyla ortaya çıkan bu yeni yapının önemli problemlerinden birisi meşruluktur. Ortaçağ başlarında din ve Tanrı temelli bir meşruluk dayanağına, Ortaçağın hemen sonlarında ise mutlak monarşinin temsilcisi kralın şahsında somutlaşan bir meşruluk temeline sahip olan devlet; her iki meşruluk kriterinin de yadsınmasından sonra yeni bir meşruluk kriterine ihtiyaç duymuştur. Yeni ve modern devlet bu ihtiyacını karşılayacak önemli kavramlardan birisi olarak “ulus”a müracaat eder. 19. Yüzyıl birçok devletler için tebaayı yurttaşa, halkı da ulusa dönüştürmek anlamında önemli bir ideolojik uğraş dönemi olmuştur. Tıpkı İtalyan siyasetçi ve teorisyen Massimo d’azzeglio’nunda dediği gibi “İtalyayıkurduk, şimdi sıra İtalyanları yaratmakta”.

  Genel olarak ulus ve ulus-devlet kavramlarının Avrupa’da ortaya çıkış miladı olarak 16. Yüzyıl kabul edilir.Politik anlamda bir ideolojik araç olarak “siyasal ulus” kavramı Ortaçağdan sonra egemen devletlerin geliştiği Batı Avrupa’da 15-18. Yüzyıllar arasında doğmuş ve beraberinde milliyetçilik yurtseverlik gibi kavramları da getirmişti. Fakat kavram teorik temellendirilişini Aydınlanma felsefesinde bulmuş ve akabinde Fransız Devrimi ile hayata geçirilmeye başlanmıştır. 19. Yüzyılın hengamesi içinde yaşanan dönüşüm yüzyılın “milliyetçiliğin yüzyılı” olarak anılmasına neden olacak ölçüde ulus devletleri ön plana çıkardı. Fransız Devrimine ve onun ortaya çıkardığı ideolojik yapıya karşı çıkan Batı Avrupa ülkelerinin ortaya koyduğu tepki paradoksal bir biçimde “siyasal ulus” kavramını daha da geliştirdi. Fransız Devrimi’nin yayılışını kendi varlıkları için bir tehdit olarak gören Avrupa monarşileri, devrimi tasfiye etmek üzere Fransa’ya yüklendiler. Bu yüklenme Fransa ülkesinde yaşayan “yurttaşların birliği” olarak ulus bilincini hızla “Fransızların birliği” bilincine, Devrimi savunma iradesini bir “Fransız misyonu”na ve ülkeyi de “kutsal vatan”adönüştürdü. Devrim sonrası Napoleon savaşları, İspanyol, Alman ve Slav milliyetçiliklerinin ana rahmine düşmesine neden olmuştur. Avrupa artık, ulus-devletlerin ortaya çıkma alanı olmaya başlamıştır. Devrim, Fransa dışındaki Avrupa ülkelerinde ise değişik tepkiler ve sonuçlar ortaya çıkardı. İngiltere ve Hollanda gibi ulusal birliklerini tamamlamış ülkelerin denizaşırı sömürgeleri yoluyla sermaye birikimlerini artırma sürecine girmelerine neden olurken, henüz “ulusal” düzeyde bir devlete kavuşamamış olan ve burjuvazisi “azgelişmiş” denilebilecek Almanya’da “kültür” ve “devlet” kavramlarını öne çıkaran Alman romantik ulus anlayışının doğmasına neden oldu. Bu iki kavrama yapılan vurgu, Avrupa’nın gelişmiş güçlerine göre ulus-devletini kurmakta gecikmiş olan ve bu yüzden onlarla eşit koşullarda yarışamayan “Almanları” bir araya getirecek siyasal zemin arayışının bir sonucu olarak ortaya çıkar.

  Başlangıçta soyut vatandaşlık fikriyle bağdaşmayan ve siyasal bir nitelik arz etmeyen Alman ulusu fikri; evrensel siyasî değerlerden uzak, kültür ve ırk bakımından türdeş bir yapıyı esas alan bir ulusallığı benimsemiştir. Bürokratik monarşinin ülkesel ve siyasal bir ulusallık kavrayışına yol açtığı Fransa‟nın aksine Almanya‟da, ulus üstü nitelik arz eden İmparatorlukla çoğunlukla egemen ve yarı egemen konumda olan ulus altı siyasal birimler arasındaki ölçek farklılığından kaynaklanan etno-kültürel bir ulusallık anlayışı şekillenmiştir .1871 yılına kadar bir merkezi devlet kuramayan Almanya‟da vatandaşlık da Prusya İmparatorluğu‟ndan kalma bir gelenekle devletçe topluma hasredilen, etno-kültürel anlama sahip bir hak olarak addedilmiştir. Yaptığı İncil tercümesi ve diğer metinleri milletin okuma kitabına dönüşen Luther’in başlattığı Reformasyonun Alman ulusunun oluşturulmasını geriye atması ise, tarihin ironisidir. Çünkü mezhep çatışmaları, İmparatorluğun zaten bölük-pörçük olan yapısının daha da derinleşmesine yol açmıştır. Bunda 1618-1648 yılları arasında gerçekleşen Otuz Yıl Savaşları‟nın oldukça etkili olduğu söylenebilir. Protestanların zaferiyle sonuçlanan Savaşların sonunda imzalanan Westphalia Anlaşması ile Kutsal Roma İmparatorluğu‟nun yetkileri zayıflatılmıştır. Ayrıca bu Anlaşmayla Almanya‟nın bölünmesi hızlanmış, Avrupa güç dengesi tamamen değişmiştir. Görüldüğü üzere, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun çöküşü, milli bilincin uyanmasına vesile olmuştur. Eskiden milletten daha büyük olduğu addedilen İmparatorluk, milletle özdeş konuma taşınmıştır. Yedi Yıl Savaşları (1756-1763) ile de Prusya’yı ortaya çıkaran gelişmeler ortaya çıkmaya başlamıştır. Prusya’daki yönetim birimleri ve kendi aralarında oluşturdukları birlikler, Alman ulusu duygusunu tetiklemiştir.  Avrupa’daki sınırları ve güçler dengesini tayin etmeye yönelik olarak 1815‟te Viyana Kongresi toplanmıştır. Viyana Kongresi’nde Avrupa’da kalıcı bir barışın kurulması amacıyla atılan adımlar, yeni ittifakların oluşmasına zemin hazırlamıştır. Viyana Kongresi’nde alınan bir kararla 1816‟da Alman Konfederasyonu adı altında otuz dokuz bağımsız eyalet kurulmuştur (Koçdemir, 2004: 228). Bu durumda Viyana Kongresi’nden birleşerek çıkamayan Almanya‟nın tek alternatifi Prusya çatısı altında toplanmaktı. Prusya önce Gümrük Kanunu‟nu çıkararak ülke içindeki tüm gümrüklere son vererek kendi içinde ekonomik birliği sağlamıştır.

  Prusya Kralı‟nın aynı zamanda Alman İmparatoru, Başbakanının da Alman Başbakanı (Şansölyesi) olduğu (Çam, 2000: 278) bu devlet; bir yığın krallık, prenslik ve şehirlerde yaşayan, çoğunluğu kasabalı olan bir milletin birleşmesiyle oluşmuştu. Bu birleşmenin neticesinde kurulan Almanya, yalnızca Almanca konuşan bir imparatorluktu. Bu İmparatorlukta Almanca konuşan unsurlar, Başbakan Bismarck‟ın yönetimi altında birleşerek Alman ulusal kimliğini oluşturmuştur.

  1871-1890 yılları arasında yönetimde olan Başbakan Bismarck; bir yandan Alman ulusunun inşasıyla uğraşırken, diğer yandan uzlaşmadan yana olan ve dış dengeleri gözeten akılcı bir politika izlemeyi tercih etmiştir.

  Avrupa 19. Yüzyılı bir taraftan devletlerin ulusal birliklerini tamamladıkları bir yüzyıldır. Diğer taraftan içten içe, Fransız Devrimi’nin getirdiği ulusalcı akımlara karşı imparatorlukların kendi varlıklarını sürdürme mücadelesini yaptıkları bir dönemdir. Bir anlamda imparatorlukların varlıklarını devam ettirebilmek için can havliyle uğraştıkları bir yüzyıldır ve bu haliyle de 19. Yüzyıl adeta imparatorluklar için bir ölüm yüzyıldır. 16. Ve 17 yüzyılda mutlak monarşikyapılar modern ulus devletlerin bir anlamda müjdecisi olmuştur.

  Reformasyon kilisenin egemenlik damarlarını çatlatmış ve modernite adı altında ulus-devlet oluşumuna zemin hazırlamıştır. Westfalia ile ortaya çıkan sınırları belli ve dokunulmaz olan devletler uluslararası arenada birçok değişiklikler meydana getirmiştir. Sınırları belli olan devletin kendi sınırları içerisinde mutlak hakimiyete sahip olması ortaya egemenlik kavramının çıkmasına sebep olmuştur. Devletler birbirlerinin içişlerine karışmama konusunu Westfalia ile kararlaştırdı. Devletler tarafından birbirlerine sürekli elçiler yollanmaya başladı. Din merkezli devletler yerini laik devlet anlayışına bıraktı. Ulus-devlet düşüncesi Fransız devrimiyle yayılmış ve çok uluslu imparatorluklar yıkılma sürecine girmiştir. Bugün ulus-devletler kendi iradeleriyle birleşip uluslararası ve ulus üstü örgütler kurdular. Kurulan örgütlerin temel amacı ulusal çıkarlardır. Westfaliadüzeni ile birlikte Avrupa Ortadoğu’dan modern zamanlara geçişe başladı. Westfalia ile içişlerine karışmama, egemenlik, sınırların önemi ve elçilik kavramları literatüre kazandırıldı. Sınırları koruyan Westfalia ile uluslar ulus-devlet oluşumunda gerekli askeri, ekonomik ve siyasal alandaki ilerlemeleri ile ulus-devlet anlayışını geliştirdi. Ulus devlet kavramı tam anlamıyla “Dine’’ bir başkaldırış olmakla beraber “İmparatorluk” kavramının da katilidir. “Laik devlet” oluşumu ve “milliyetçilik” kavramlarının ise mimarıdır. Ulus devlet anlayışı ile birlikte bölgesel politikalar yön değiştirmişve uluslararası ilişkiler yön bularak ivme kazanmıştır.

KAYNAKÇA

• (G. Baumann 2006. S.35).
• (Erözden, Ozan, Ulus Devlet, Ankara: Dost Kitabevi, 1997, s.47.)
• (Charles Tilly, “Reflections on the history of EuropeanState-Making”)
• (Stuart Woolf, “Nationalism in Europe 1815 to ThePresent A Reader”, Routledge, 1996, London, s. 8.)
• (Brubaker, 2010: 12, 26)
• (Tekin, Yusuf, “II. Abdülhamit’ten Cumhuriyete Miras- Bir Ulus Devlet Yaratma Projesi”,Gökkubbe, 2. Baskı. 2016. S. 20-35)

Leave A Reply

Your email address will not be published.