Neorealizm Ve Sosyal İnşacılık Kuramları Işığında Bosna-Hersek Savaşı

0 240

Bu çalışmanın amacı Yugoslavya’nın dağılma sürecinde yaşanan Bosna-Hersek Savaşı’nın neo-realizm ve sosyal inşacılık kuramları perspektifinde inceleyerek savaşın uluslararası ilişkilerde oluşturduğu etkileri ortaya koymaktır. Çalışmanın veri kaynaklarını, Yugoslavya’nın parçalanma sürecini ve Bosna- Hersek Savaşı’nı konu olan teorik çalışmalar, Dayton Antlaşması’nın ortaya koyduğu sonuçlar ve Bosna-Hersek halkının egemenliğinin tam anlamı ile tanınmasına yönelik çözümleri ortaya koyan araştırmalar oluşturmaktadır.

Çalışmanın birinci bölümünde, Bosna-Hersek sorununun tanımı yapılmış olup, savaş öncesi bölgenin etno-kültürel-dinsel ve siyasal yapısı incelenmiştir. İkinci bölümde, Bosna-Hersek çatışma sorununun ortaya çıkış süreci hakkında bilgi verilmiştir. Üçüncü bölümde de, Bosna-Hersek çatışma sorununun gelişimi ve savaş dönemi üzerinde durularak bölgeye olan etkileri incelenmiştir. Dördüncü ve beşinci bölümde, neo-realizm ile sosyal inşacılık ekseninde savaşın analizi yapılarak, ulusal aktörlerin pozisyonları tartışılmıştır. Son bölüm olan altıncı bölümde ise, Bosna-Hersek Savaşı’nın genel değerlendirilmesi yapılmaktadır. Bu değerlendirmeler ışığında bölgede kalıcı barışın tesis edilebilmesi adına olası çözüm girişimleri ortaya konmaktadır.

Çalışmada temel olarak, Dayton Barış Antlaşması’nın Bosna-Hersek sorununa kalıcı bir çözüm sağlamadığı ve bölgeye hakim olan kimlik eksenli rekabetin terk edilebilmesi için Balkan devletleri arasında işbirliği girişimlerinin başlatılmasının zorunlu olduğu sonucuna varılmıştır.

  1. GİRİŞ

Eski Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti’nin oluşturan altı federe devletten biri olan Bosna-Hersek 3 Mart 1992’de bağımsızlığını elde ederek dünya devletleri arasındaki yerini almıştır. 3.3 milyon civarındaki nüfusu Müslüman Boşnak, Ortodoks Sırp ve Katolik Hırvat asıllılarını bünyesinde barındırmaktadır. (Yenigün, Hacıoğlu, 2010, s. 671). Bosna-Hersek’te diğer cumhuriyetlere nazaran belirli bir halk büyük çoğunluğu oluşturmuyordu. Bu parçalı bulutlu yapı içerisinde Müslüman Boşnaklar (nüfusun % 39,2’si) ülkenin güney kısmındaki Dalmaçya kıyıları ve kuzeydeki Hersek bölgesi arasındaki topraklarında; Hırvatlar (% 18,4) genellikle kuzeybatı Hersek’te ve Dalmaçya bölgesinde; Sırplar (%32,2) doğuda ve Bosna-Hırvatistan sınırında yaşamaktaydılar. Netice itibariyle bu siyasi coğrafya, milli tenakuzları daha karmaşık, çok kutuplu çok cepheli ve etkileri diğer cumhuriyetlere daha vasıtasızca uzanan bir karakterin oluşumuna sebebiyet verdi. (Bora, 1995, s. 132-133). Bu durumu Josip Broz Tito’nun “Yugoslavya altı cumhuriyet, beş ulus, dört dil, üç din, iki alfabe, bir siyasi parti ve bir Yugoslav’dan (Tito) ibarettir” sözü iyice belirginleştirmektedir. (Ülger, 2003, s. 69). İşte bütün bu etnik ve dini ayrılıklar, milliyetçiliğin tetiklediği Bosna-Hersek Savaşı’nın önemli sebeplerini oluşturmaktadır. Bunu yanı sıra uluslararası sistemin yapısı ve Avrupalı devletlerin davranış ve tutumları da Bosna-Hersek savaşının bir başka önemli sebebi olarak kabul edilmektedir. (Yenigün, Hacıoğlu, 2010, s. 672).

İkinci Dünya Savaşı sonrasında komünizmin baskın etkisi altında tekrar kurulan Yugoslavya’nın aynı statüdeki altı cumhuriyetinden bir tanesi de Bosna idi. Yeni kurulan Yugoslavya’nın Anayasası’na istinaden, devlet başkanlığının Sırbistan’dan Hırvatisna’a geçmesi lazımken, 1991’de Sırplar “eski Yugoslavya bakiyesinin mirasçısı” oldukları savını ileri sürerek, devlet başkanlığının sadece Sırpların hakkı olduğunu iddia ettiler. Sırpların bu iddiası üzerine Hırvatistan ve Slovenya bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bağımsızlıkların Sırbistan tarafından kabul edilmemesi sonucunda meydan gelen iç savaş, bağımsızlık ilan eden her iki milleti etnik açıdan kendisine yakın gören Almanya ve Avrupa Birliği (AB) tarafından oluşturulan yoğun baskılarla söz konusu savaş bir süre durdurulabilmiştir. (Yenigün, Hacıoğlu, 2010, s. 672).

Bu örneklerin emsal teşkil edeceğini düşünen ve daha önce aynı statüde bulunan Bosna-Hersek’de Mart 1992’de düzenlenen bir halk oylaması sonrasında bağımsızlığını ilan etmesine rağmen, Almanya ve AB’den aynı desteği görmemiştir. Bunun üzerine uluslararası arenada yalnız kalan Bosna-Hersek, Avrupa’nın sessiz kalmasından cesaretlenen Sırbistan’ın yoğun bir taarruz şeklinde gerçekleştirdiği soykırıma maruz kalmıştır. Bu bağlamda Bosna-Hersek savaşının belki de en mühim sebebi Slovenya ve Hırvatistan için gösterilen uluslararası desteğin ilk etapta gösterilmeyerek, tam aksine bağımsızlığın tanınmasına rağmen siyasi zeminde bu tanımanın arkasında durulmamasıdır. Akabinde tüm bu yaşananlar savaşın ve soykırımın ürkütücü boyutlara ulaşmasının temel sebebi olmuştur. (Yenigün, Hacıoğlu, 2010, s. 672).

2. BOSNA-HERSEK ÇATIŞMA SORUNUNUN ORTAYA ÇIKIŞI

Bosna-Hersek Kıta Avrupa’sı yüzyıllarca muhtelif medeniyetlere ev sahipliği yapması nedeniyle tarihte nevi şahsına münhasır bir yer edinmiştir. Bunun yanı sıra çok çeşitli etnik kimliklere sahip olması hasletiyle, sürekli olarak karışma, barışma ve çatışma üçlemeleriyle muhatap olmuştur. 19. yüzyıla kadar üçlemenin barış mefhumunun hakim olduğu Bosna-Hersek bu tarihten sonra karışıklıkların ve çatışmaların merkezi konumuna gelmiştir. Bu kargaşa ortamı Rusya’nın sıcak denizlere inme ve güneye yayılma çabalarıyla birlikte Ortodoks ve Slav etnik gruplarını da kullanarak, bölge halkları özellikle Sırplar arasında etnik merkezli yönetim fikirlerini yaymasıyla başlamıştır. Bu vesileyle içişleriyle ilgilenen Osmanlı Devleti kuzeydeki Rus taarruzlarına gereken karşılığı veremeyecekti. Bu meyanda ekonomik sebepler ile ateşlenen kaos ortamı zamanla milliyetçilik ayaklanmasına dönüşmüş ve iç başkaldırılar sırasında Müslüman Boşnaklara karşı toplu katliamlar yapılmıştır. (Yenigün, Hacıoğlu, 2010, s. 673).

Birinci Dünya Savaşı sonrası Milliyetçilik rüzgarları içerisinde bölgede kurulan çok uluslu devletlerde pek uzun ömürlü olmamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise Josif Broz Tito tarafından, İngiltere, Rusya destekli bir direniş başlatılmıştır. Direniş sonrası Tito idaresindeki Yugoslav partizanlar ülkeyi bağımsızlaştırmayı başarmışlardır. Yine Soğuk Savaş döneminde de bölgenin istikrara kavuşması en nihayetinde kutuplaşan dünyada tarafların kurdukları ittifakların Yugoslavya için bir güç dengesi oluşturmasından kaynaklanmaktaydı. Tito’nun 1980’de ölmesinin ardından kolektif-başkanlık sistemine geçilmiştir. (Yenigün, Hacıoğlu, 2010, s. 674-675).

3. BOSNA-HERSEK ÇATIŞMA SORUNUNUN GELİŞİMİ

3.1. 1991-1994 Dönemi

1960’lı yıllardan itibaren Sırbistan’dan Bosna-Hersek’in bilhassa kuzey ve güney kesimlerine birçok Sırp köylüsü göç ettirilerek bölgede Sırplaştırma politikaları yürütülmüştür. Bu tehcir politikaları Tito zamanında da başarıyla sürdürülmüştür. Bilhassa bu bölgelerin seçilmesi tesadüften öte stratejik bir kararın uygulanmasıdır. Zira kuzeydeki iskanlar, Hırvatlar ile Boşnakları ayırmayı hedefleyen bir tampon bölge oluşturmayı; güneydeki iskanlar ise hem Karadağ’da bulunan Müslüman nüfus ile Boşnakların irtibatını sonlandırmayı, hem de Bosna-Hersek’te Sırbistan ve Karadağ’ın mümkün mertebe etnolojik olarak yayılmasını amaçlamaktaydı. Yenigün, Hacıoğlu, 2010, s. 675).

Eylül 1991’e gelindiğinde ise, Bosnalı Sırplar, Bosna-Hersek Devleti sınırları dahilinde dört Sırp özerk bölgesi oluşturduktan sonra, Bosna-Hersek Sırp Cumhuriyetini ilan etmişlerdir. (Türkeş, Rüma, Akşit, Açar, 2012, s. 9).Yine 1991’de Slovenya ve Hırvatistan bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Akabinde Yugoslavya Ordusu sınırlar üzerinde tekrar denetim kurmak üzere harekete geçmiştir. Sonrasında Slovenya kuvvetlerinin karşı bir direniş göstermesi üzerine Yugoslavya ordusu ilk etapta müdahale etme veya geri çekilme konusundan ikilemde kalmıştır. Nitekim 1991’in Temmuz ve Ağustos ayları boyunca Avrupa Topluluğu’nun (AT) arabuluculuğuyla bir dizi ateşkes anlaşmaları yapılır, fakat birçoğunun imzalanmasıyla ihlal edilmesi bir olur.  Eylül 1991’de Sırp kuvvetleri, bu sefer Yugoslav ordusunun da yardımıyla Hırvat topraklarının %30’unu denetim altına alarak, bölgenin güney, orta ve doğu kesimlerine yayılmaya başlamıştır. Ekim ayına gelindiğinde Yugoslav ordusu tarihi kıyı şehri Dubrovnik’i bombalamaya başlamıştır. Kasım ayının ortalarına doğru Vukovalar kasabasının düşmesi sonucunda, Sırp kuvvetleri Hırvatistan’ın doğusunda yer alan bataklık bölgede denetim kurar. Burası, bölgenin Sırbistan için direkt olarak stratejik ve ekonomik değer taşıyan tek bölgesidir. Yaşananlar sonrasında 23 Kasım’da BM Genel Sekreteri’nin özel temsilcisi Cyrus Vance tarafından Hırvatistan ile Yugoslavya kuvvetleri arasından ateşkes görüşmeleri başlamıştır. Bu vesileyle 2 Ocak’ta imzalanan ateşkes kalıcı olmuştur. (Şafak, 2010, s. 85).

Antlaşmanın akabinde Almanya, Avusturya, Macaristan, Danimarka ve İzlanda Hükümetleri, Hırvat ve Sloven Cumhuriyetleri’nin bağımsızlıklarını tanımışlardır. Bu durumdan cesaretlenen Boşnaklarda Alia İzzet Begoviç önderliğinde 1992 Mart’ında düzenlenen bir halk oylaması sonrasında bağımsızlığını ilan etmiştir. Daha öncede belirtildiği gibi Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını hemen tanıyan Almanya ve diğer devletlerin Bosna-Hersek hususunda kararsız davranması ve uluslararası camianın sessizliği Sırbistan’ın bölgeye müdahale kararında olumlu bir etkide bulunacaktı. Almanya ve diğer bölge devletlerinin Bosna-Hersek hususunda kararsız olmalarının iki önemli nedeni bulunmaktaydı. Birincisi, etnik politikalarla ilgiliydi. Bölgedeki en büyük azınlık olarak kabul edilen Hırvatların bulundukları coğrafya buradaki Hırvatlarında desteğiyle zamanla Hırvatistan’a bağlanabilirdi. Benzer bir durum Sırplar içinde geçerliydi. Avrupa’nın ikinci kararsızlık durumu ise dini sebeplerden kaynaklanıyordu. Avrupa’nın ortasında Müslüman ve bağımsız bir devlet, Avrupa’nın dinsel birliğini bozan bir unsur olabilirdi. Bunun dışında Müslümanlara yardım edilirse, bundan cesaretlenen 2 milyon Müslüman Kosovalı da benzer şekilde bağımsızlığını ilan edebilir ve belki de peşi sıra Arnavutluk’a bağlanabilirdi. Bu ihtimalde bilhassa Fransa’nın başını çektiği bazı Avrupalı devletlerin tercih etmediği bir durumdu. (Yenigün, Hacıoğlu, 2010, s. 677).

Bu bağlamda yaşananlar sonrasında ABD’nin de baskısıyla 6 Nisan 1992’de ABD ve AB üye ülkeleri Bosna-Hersek’in bağımsızlığını tanıdılar. Bu dönemde bölgede konuşlanan Sırp milislerin/çentiklerin ve ordunun zaferiyle birlikte Sırpların hegemonyasını tekrar kurması Sırplara Bosna-Hersek üzerinde Hırvatistan-fethini tekrarlama hevesi verecekti. Bu olasılıklar, 1991 ilkbaharından bu yana filizlenen ve Temmuz’da yeniden ortaya çıkan Hırvat Başkan Frenko Tudjman ile Miloseviç’in Bosna-Hersek’i paylaşmak üzere anlaştıkları söylentisiyle daha da pekişmeye başlamıştır. (Bora, 1995, s. 230).

Çatışma devam ederken BM’nin yapabildiği sadece ‘Altı Adet Güvenli Bölge’ ilan etmek olmuştur. Bu alanlar Sarajevo, Gorozde, Bihaz, Tuzla, Srebrenica ve Zepce’den oluşmaktaydı. Bu noktada Batılı liderlerin İzzetbegoviç’e Sırplara karşı mağlubiyeti kabul ederek bir barış antlaşması imzalaması hususunda bir baskı yapmaları, bölgedeki Sırpları cesaretlendirerek yeniden toplu katliamlara başlamalarına neden olmuştur. Bu arada BM’nin güvenli bölgeler olarak ilan ettiği alanlarda dahi katliamlar devam ediyordu. 12 Şubat 1994’de güvenli bölgelerden birisi olan Sarajevo’ya gerçekleştirilen katliamdan sonra, ABD Yugoslavya’ya Saray Bosna’yı bombalamayı durdurması, tüm silahları merkezden 30 km geriye çekmesi ve BM kontrolü altındaki yerlerden uzak durması hususunda bir nota göndermiştir. Miloseviç’in söz konusu ültimatomu kabul eder gibi durmasına karşın bu sefer ordunun komutanı General Mladjic, müdahaleye devam etmiştir. Müdahale devam ederken, Grozde’nin düşmesine yakın 11 Nisan 1994’te ABD savaş uçakları NATO Barış Gücü olarak Sırp mevzilerini bombalamaya başlamıştır. Bu meyanda Bosna-Hersek’in kuzeyinde yaşayan Hırvatlar ayrı bir devlet kurmak üzere ayaklanmaya başlamışlardır. Bu ayaklanma sonucunda, savaşın başından bu yana çıkar birlikteliği yapan Hırvatlar ile Boşnaklar karşı saflarda yer alamaya başlamış ve bölgede birbirine karşıt üç ayrı cephe ve kontrol bölgesi oluşmuştur. (Yenigün, Hacıoğlu, 2010, s. 678).

3.2. 1994 Sonrası Savaş Dönemi

1994 yılına gelindiğinde askeri üstünlük Bosnalılara’a karşı Sırpların lehine devam ediyordu. Zira Yugoslavya’nın parçalanmasının akabinde ordunun bünyesinde bulunan silahlar Sırpların kontrolünde bulunuyordu. Buna keza BM’nin bölgede uyguladığı silah ambargosu, fiiliyatta sadece Boşnaklara karşı bir ambargo olmuştu. Bu nedenle Boşnaklar için bu savaş, bir savaştan ziyade daha çok bir katliam olmuştur. (Yenigün, Hacıoğlu, 2010, s. 679).

Savaş döneminde tarafların stratejilerine baktığımızda, Sırpların gayesinin, güneydeki Slavları, Sırp liderliği altında bir araya getirip Büyük Sırbistan’ı kurmak olduğunu görüyoruz. Bu nedenle Sırplar, Slovenler ve Hırvatlar tarafından yürütülen bağımsızlık mücadelesine şiddetle karşı çıkmışlardır.   İtirazlarını hukuki bir zemine dayandırmak isteyen Sırplar, iki noktanın üzerinde durmuşlardır. Bunlardan birincisi, Yugoslav Federe Devleti’nin kurulduğu günden bugüne kadar farklı cumhuriyetlerin iç hudutlarını gösteren hiçbir resmi dokümanın bulunmamasıdır. Bir diğer husus ise, etnik zümrelerin kendi yaşadıkları bölgenin bağımsızlığını ilan etmek ilkesinden yola çıkarak, her cumhuriyet içinde yaşayan Sırpların, kendi coğrafyalarında bağımsızlığını ilan etmelerinin doğal sayılması gerektiğidir. Hırvatların politik maksadı ise, Bosna-Hersek’in parçalanmasının akabinde, Hırvat toplumunun yaşadığı bölgeleri ele geçirmek ve Hırvatistan topraklarına katmaktır. Müslüman Boşnakların politik amacı da, Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını müdafaa etmek, cumhuriyetin parçalanarak Sırp ve Hırvatlar arasında bölüşülmesini engellemek ve tek taraflı uygulanan silah ambargosunu kaldırmaktır. (Yapıcı, 2007, s. 3).

1994 yılında da hız kesmeden devam eden Saraybosna kuşatması ve BM tarafından belirlenmiş güvenli bölgeler uluslararası toplumun ana gündemini oluşturmaya devam etmiştir. Bu kısır döngü haline gelen gündemin bir gereği olarak Ocak 1994’te Güvenlik Konseyi, Sırp ordusunun Saraybosna’yı kesintisiz bombalaması başta olmak üzere, BM tarafından belirlenmiş güvenli bölgelerin ihlalini kınayan bir mesaj yayınlamıştır. Takvimler Şubat ayını gösterdiğinde ise Zagreb’te BM Koruma Gücünün önderliğinde, Bosna Hükümeti’nin ve Bosnalı Hırvatların askeri temsilcileri arasında bir ateşkes imzalanmıştır. Yine Şubat ayı içerisinde Washington’da gerçekleşen müzakereler Bosna’daki siyasi ve askeri durumu büyük ölçüde değiştirmiştir. Söz konusu müzakere görüşmeleri sonucunda 18 Mart’ta ABD başkentinde bir anlaşma imzalanmıştır. “Anlaşmaya göre, merkezi hükümetin savunmada, dışişlerinde ve ekonomide geniş yetkilere sahip olacağı kantonlaşmış bir federasyon kurulacaktır.” Aralık ayına gelindiğinde ise, Bosna’da sağlanan ateşkes bozulma arifesindedir. Bölgedeki üç ordu da savaş hazırlıklarını hızlandırmışlardır. Bu meyanda Bosna sorunu hakkında çözüm bulma görevi ABD Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve Kanada işleri Müsteşarı Richard c. Holbrooke’a verilmiştir. (Şafak, 2010, s. 100-101-102-103).

Kasım 1995’te Richard Holbrook’un öncülüğü ile başlayan görüşmelere Boşnakları temsilen Alie İzzet Begoviç, Hırvatları temsilen Franjo Tudjman, ve Sıpları temsilen Miloseviç katılmıştır. Görüşmeler neticesinde, 21 Kasım 1995’te Dayton Barış Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmanın öne çıkan maddeleri şöyledir. (Yenigün, Hacıoğlu, 2010, s. 680).

  • Bosna-Hersek bağımsız bir devlet olarak tanınmaktadır.
  • Bosna-Hersek Devleti, içinde Bosna ve Hırvat Federasyonu’yla bir Sırp Cumhuriyeti’ni ihtiva etmektedir. Toprakların % 51’i federasyona, % 49’u ise Sırp Cumhuriyet,’ne aittir.
  • Saray-Bosna bir merkez hükümet, milli meclis, başkanlık sistemi ve anayasal mahkemeye sahip birleşik bir yapıda kalacaktır.
  • Başkan ve meclis demokratik olarak seçilecektir.
  • Kolektif başkanlık sistemi birer Boşnak, Hırvat ve Sırp üyenin katılımıyla sağlanacaktır.

Ayrıca ileride çıkabilecek problemleri bertaraf etmek için NATO ülkerinden 60.000 askerden oluşan uzun dönemli bir barış gücü bölgeye yerleştirilecektir. 20.000 kişilik IFOR (Cımphementation Force) askerleri ABD tarafından temin edilecekti. Yaşana gelişmeler sonrasında her ne kadar bölge paramiliter öğelerden temizlenmiş olsa da, küçük çaplı çatışmalar devam etmektedir. Bu nedenle bölgenin üç uluslu ayrışık yapısının yanında, milliyetçiliğinde son derece geçerli bir ideoloji olarak varlığını idame ettirmesi çatışmaların ana sebeplerinden sayılmaktadır. (Yenigün, Hacıoğlu, 2010, s. 680-681).

4. NEOREALİZM KURAMI VE BOSNA SAVAŞININ ANALİZİ

Bosna-Hersek, bünyesinde üç farklı dini ve etnik kimliğe mensup (Müslüman Boşnak % 48, Ortodoks Sırp % 37 ve Katolik Hırvat % 14, diğerleri toplam % 0,6) yaklaşık dört milyon insanı barındırmaktadır. Sınır komşuları Hırvatistan ve Sırbistan tarafından çember altına alınan Bosna-Hersek, içindeki dini-etnik bölünme, uluslararası aktörler ve kuruluşlar tarafından hazırlanan haritalara da yansımıştır. Bosnalılık ortak kimliği geçmişte kısa dönemlerde benimsenmekle birlikte, bugün için ortak bir kimlik oluşturma fikrinden bahsetmek dahi mümkün değildir. Bosna-Hersek mevcudiyetini, bağımsızlığını elde ettiği günden günümüze tekrarlanan bir kriz döngüsü içinde sürdürmektedir. (Türkeş, Rüma, Akşit, Açar, 2012, s. 4). Bu nedenle Bosna-Hersek tarih boyunca çatışma eşiğinin olabildiğince düşük olduğu bir bölge özelliğine sahip olmuştur. Çatışma eşiğinin düşük olmasından kasıt, bölge ülkelerinin ulusal güç öğelerine büyük bir önem isnat etmeleri ve çoklu rekabetin bölgenin alt yapısını düzenlemesi olarak da kabul edilebilir. Etno-kültürel ve dinsel ayrışmalar sebebiyle meydana gelen toplumsal ayrım çizgileri, bu meseleleri kendileriyle bağdaştıran zümreler tarafından basit bir şekilde güvenleştirilmekte ve siyasal zeminin merkezine çekilmektedir. (Tüysüzoğlu, 2012, s. 86).

Klasik realizmin başat kuramcılarından Hans Morgenthau uluslararası politikanın, güç açısından tanımlanan ulusal çıkara dayalı nesnel ve evrensel kurallarla yönetildiğinin savunmuştur. Morgenthau’ya göre siyasi güç, moral değerlerden ve yaşamın sosyal ve ekonomik taraflarından bağımsızdır ve bunlarında da üstünde yer almaktadır. Yine Morgenthau’nun “uluslararası politika bir güç mücadelesidir” sözü de söz konusu anlayışın kodlarını pekiştirmektedir. Kısacası klasik realizm temel hipotezini güç, çıkar ve insan doğası üzerine dayandırmaktadır. Neorealizmin en önemli kuramcısı olarak görülen Kenneth Waltz ise, gücü devletlerin ulaşmak istedikleri nihai bir amaç değil, devletlerin hayatlarını idame ettirmek için ihtiyaç duydukları bir araç olarak kabul etmektedir. Waltz ayrıca, devletlerin temel hedefinin güvenliklerini sağlamak ve hayatta kalmak olduğunu vurgulamaktadır. Kenneth Waltz, uluslararası ilişkileri açıklamak için ulusal değil, uluslararası düzeydeki unsurları dikkate almaktadır. Waltz’e göre ulusal seviyedeki unsurlar, uluslararası vakaları açıklayamaz. Böylelikle Waltz iç politika ile dış politika arasından her hangi bir etkileşim olmadığını savunmaktadır. Waltz’ın savunduğu neorealizm, uluslararası ilişkilerde güç dengesi kavramını ön plana çıkartmaktadır. Waltz’a göre güç dengesinin oluşabilmesi için iki şart bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, sistem anarşik olmalı, diğeri ise, devletlerin amacı hayatta kalmak olmalıdır. Waltz güç dengesinin devamlılık gösterdiğini ve denge bozulduğunda yeniden kurularak devam ettiğini savunmaktadır. (Bozdağlıoğlu, 2007, s. 139-144-147-148).

Neorealizmin üzerinde durduğu bir başka kavram ise, ‘güvenlik ikilemi’ (security dilemma) hususudur. Güvenlik ikilemi anlayışı, Soğuk Savaş konjonktüründe devletlerin nükleer ve klasik silahlanma biçimini özetleyen bir kavram olarak literatürde kabul görmüştür. Güvenlik ikilemi anlayışına göre bir devletin güvenliğini sağlamaya yönelik hareketleri, mevcut ya da gizli düşmanlarının güvenliğini tehdit etmekte ve bu aktörleri tehlikeye sokmaktadır. Bahsi geçen anlayışta A devletinin salt güvenliğinin B devletinin salt güvensizliği manasına geldiğinden, bu durum devletleri güvensizlik hususunda içinden çıkılmaz bir hale sokmakta ve devletlerarası güven buhranına neden olmaktadır. Soğuk Savaş döneminde aynı blokta yer almalarına rağmen birbirini tehdit olarak gören Türkiye ve Yunanistan arasındaki silahlanma yarışını bu buhrana örnek olarak verebiliriz. “Güvenlik ikileminde uluslararası ilişkileri ‘sıfır toplamlı bir oyun’ olarak değerlendiren devletler, birbirleriyle ilişkilerinde ‘ikimiz de kazançlı çıkacak mıyız?’ sorusu yerine “kim daha kazançlı çıkacak?” sorusunu yönelterek işbirliğine yanaşmamaktadır.” (Sandıklı, Emeklier, 2012, s. 9).

Neorealizmin en önemli özelliklerinden birisi, salt kazançlardan çok rekabeti yansıtan izafi çıkarların üzerinde durması, yani fayda maksimizasyonunu yadsıyor oluşudur. (Tüysüzoğlu, 2012, s. 88). Uluslararası sistemin anarşik yapısının uluslararası politika bakımından en mühim sonucu, devletler arasındaki işbirliği imkanını azaltmasıdır. Esasen bu tarz bir sistemde devletler sadece kendilerine güvenmek zorundadır (self-help-system). Waltz’a göre bu durumun en mühim nedeni, devletlerin herhangi bir işbirliği durumunda salt kazançları (absolutegains) değil, izafi kazançları (relativegains) ön plana çıkarmalarıdır. “ Bunun anlamı devletlerin işbirliğine girişmeden önce kendilerinin ne kadar kazanacağını değil karşı tarafın ne kadar kazanacağını düşünmeleridir.” Waltz’a göre, eğer bir devlet işbirliğinden diğerinden daha az kazanacaksa bu işbirliğine başlamamalıdır. Zira devletler işbirliğinden izafeli olarak daha karlı çıkacak devletin, artan kapasitesinin ilerde nasıl kullanacağını hiçbir zaman bilemezler. Esasında devletler amaçlarına ulaşmak ve güvenliklerini temin etmek için ancak kendi oluşturdukları kaynaklara güvenmek ve kendi kendilerine yeterli (self-sufficient) olmak zorundadırlar. (Bozdağlıoğlu, 2007, s. 147).

Neorealist kuramın önemli unsurlarından biri olan güvenlik ikilemi kavramının meydana gelmesinden kilit bir rol oynayan savunma ve saldırı refleksleri, bu kuramın sistemik anlayışına da yön vernektedir. (Tüysüzoğlu, 2012, s. 88). Waltz gibi güce nazaran güvenliği önceleyen ‘defansif’ (savunmacı- defansife) neorealistler, devletlerin öncelikli amacının güç kazanmaktan öte, varlıklarını idame ettirebilmek olduğunu öne sürmektedir. Defansiflere göre daha fazla güç, daha az güvenliğe yani bir bakıma güvensizliğe neden olmaktadır. Yine defansifler, uluslararası sistemin hükmetmek isteyen devletlerin aksine statükoyu muhafaza eden devletleri ödüllendirdiğini vurgulamakta ve bu noktada ‘ofansif’ (saldırgan – offensive) neo-realistlerden ayrışmaktadır. (Sandıklı, Emeklier, 2012, s. 10).

Savunmacı realizm, uluslararası politika bağlamında daha iyimser olması gerekeni yansıtan bir anlayış olarak kabul edilebilir. Bu anlayışa göre, devletler birbirlerine karşı izafeli güçlerini arttırmayı değil, sistemin sağlayacağı güvenliğin izafeli olarak arttırılmasını amaçlamaktadır. Uluslararası sistemdeki dengenin muhafaza edilebilmesi için küresel güçlerin birbirlerine ait dokunulmaz çıkarlara müdahale etmemeleri ve uluslararası sistemin muvazenesini çok yakından alakadar eden siyasal, ekonomik veyahut toplumsal bir konuda bir arada hareket ederek sorunun çözümü noktasında işbirliği yapmaları da bir savunmacı realizmin belirtisidir. Aslında bu noktada küresel güçlerin, davranışından memnun oldukları sistemik dengenin bozulmasını bertaraf etmek ve bu sayede güvenlik ikileminin ortaya çıkmasını önlemek için bir arada hareket ettiklerini görüyoruz. (Tüysüzoğlu, 2013, s. 70).

Buna keza saldırgan realizm ise, uluslararası arenaya hakim olan anarşinin, devletlerin saldırgan bir politika takip ederek coğrafi ve siyasal yayılma yönünde harekete geçmelerine neden olacağını belirtmektedir. Saldırgan realizme göre, sadece en güçlü olan devletler kendi menfaatlerini koruyabilir ve siyasal varlıklarını idame ettirebilirler. Devletler saldırgan ve yayılmacı politika takip etmeden önce, böyle bir politika sürdürmenin yarar – zarar hesabını gerçekleştirirler ve takip edilecek politikanın yararları, zararlarına nazaran daha elverişli olduğu takdirde o politikayı benimserler. Bir ülkenin saldırgan realist politikalar takip etmesinde etkili olan birkaç mühim iç politik unsur bulunmaktadır. Bunlardan ilki, o devletin malik olduğu siyasal ideolojidir. Kendi yurttaşının taleplerine aldırış etmeyen bu isteklere karşı hiçbir hoşgörü göstermeyerek icap ettiğinde şiddete de yönelen ideolojilere malik olan ülkelerin dış politikada da genellikle iç politika uygulamalarına yakın olarak saldırgan ve güç odaklı bir yaklaşımı benimsediği söylenebilir. İkincisi ise, o ülkenin kendi topraklarında yaşayan ve bölgesel yahut etno-kültürel manada toplumun genelinden farklılaşan yurttaşlarına karşı takındığı tutumdur. Üçüncü unsurda, o devletin veyahut devletlerin ulusal güç bakımından kendisinden ya da kendilerinden zayıf olan komşu ülkelere karşı takındığı tutumdur. Bir başka unsurda, o devletin ya da devletlerin takip ettiği savunma politikaları ve ordunun vasfı ile bu devlet ya da devletlerin siyasal yapılanması bağlamındaki rolüdür. (Tüysüzoğlu, 2013, s. 71).

Bosna-Hersek coğrafyasını neorealist kuramın, çalışmanın önceki kısımlarında açıkladığımız önermelerine göre analiz edersek, bölge devletlerinin kendi güvenliklerini temin edebilme noktasında birbirlerine güvenmediğini söyleyebiliriz. Esasında bu durum, Balkan devletlerinin ulusal güç unsurlarını birbirleriyle rekabet edecek tarzda arttırmaya ve kullanmaya çalışmalarına neden olmaktadır. Bu rekabet ortamında siyasal, askeri ve ekonomik güç faktörlerinin ilişkileri etkileyen bir unsur olarak kullanılmaya çalışması bölge ülkelerinin aralarında neorealist kuramın benimsediği güvenlik ikilemi çerçevesinde biçimlenmesini de beraberinde getirmektedir. Bosna-Hersek çatışmasında AB ve ABD’nin Boşnaklara verdiği destek neticesinden diplomatik manada yalnızlaştığının farkına varan ve bu manada bir güvenlik açığı ile karşı karşıya kalan Sırbistan’ın Rusya’ya yakınlaşması, bölge devletlerinin birbirlerine güvenmediklerini açığa çıkartan çok mühim bir örnek olarak kabul edilebilir. (Tüysüzoğlu, 2012, s. 90).

Neorealist kuram, uluslararası sistemin ulusal sistem yapılanmasından farklı olarak anarşi etrafında düzenlendiğini kaydetmekte ve uluslararası sistemin işleyişini belli ilkelere uygun olarak tertip edecek devletler üstü bir kurumsal yapının olmadığını belirtmektedir. Bu sava uygun olarak Balkanlar Bölgesi’ni ele aldığımızda, aynen uluslararası sistem kapsamında olduğu gibi bölgesel bir yapı öngören Balkanlar’daki ilişkiler yumağını, kontrol edecek ve düzenleyecek hegemonik bir oyuncunun veyahut kurumsal bir oluşumun da bulunmadığını ifade edebiliriz. Zira, Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyeti’nin dağılması sonrası yine Yugoslavya şemsiyesi altında Sırplar tarafından kurulmaya çalışılan hegemonik bir bölgesel güç oluşturma teşebbüsü, gerek Sırpların takip ettiği çatışma eksenli politikalar gerekse de bölgeyle yakın temas içinde olan ABD ve AB’nin gayretleriyle başarısızlığa uğramıştır. (Tüysüzoğlu, 2012, s. 91).

Neorealizmin uluslararası sistemin devletlerin dış politika anlayışlarına tesir ettiğine ilişkin yaklaşımı Balkanlar Bölgesi mevzubahis edildiğinde ayrı bir önem arz emektedir. Hakikaten günümüzde de uluslararası arenada devam eden hegemonya çok kutupluluk mücadelesini yansıdığı en mühim coğrafi bölgelerden birisi de Balkanlar’dır. NATO’nun doğu bölgesine doğru yayılmasını, çok kutupluluk bağlamında biçimlendirmek istediği sistemsel menfaatlerine mugayir olarak gören Rusya’nın Romanya ve Bulgaristan’ın NATO üyeliğine karşı çıkması, bahsi geçen ülkelerin NATO’ya dahil olmalarını engelleyemeyince de özellikle Bosna-Hersek gibi sorunlu bölgelerin geleceğinin dizayn edilmesi hususunda Sırbistan’ın çatışmacı dış politika anlayışına destek vermesi oldukça mühimdir. Çünkü bu durum, bölge ülkelerinin dış politikalarının ve bölgenin sistemsel alt yapısının genel anlamda uluslararası sistem mihverinde rekabete ve çatışmaya müsait olarak şekillendiğinin kanıtıdır. (Tüysüzoğlu, 2012, s. 92).

Sonuç olarak Bosna-Hersek coğrafyasında, etnik alt kimliklerin üst anayasal kimlikten önce gelmesi ve ulusal azınlıklara karşı benimsenen tutum ve davranışların bölge genelinde cereyan eden etno-kültürel sorunların da etkisiyle olumsuz bir rotada seyretmesi Balkanlar Bölgesi’nin genel anlamda saldırgan realizmin tesiri altında kaldığını göstermektedir. (Tüysüzoğlu, 2012, s. 92).

5. SOSYAL İNŞACILIK (KONSTRÜKTİVİZM) KURAMI VE BOSNA SAVAŞININ ANALİZİ

Sosyal inşacılık, devletlerin davranışlarını etkileyen etmenlerin yalnızca anarşi ve güç olmadığını, diğer değişkenlerin de devlet tutumlarını etkilemede mühim bir rol oynadığını savunan bir kuramsal yaklaşımdır. Sosyal inşacı analizde kimlik kavramı mühim bir yer tutmaktadır. Bu kuram bilhassa kimlik ve çıkar arasındaki ilişkiyi incelemekte ve bazı düşüncelerin çıkarları nasıl etkilediği sorusuna cevap aramaktadır. (Bozdağlıoğlu, 2007, s. 149).

Alexander Wendt’e göre, zamanla devletlerarası ortaklıklar arttıkça; ortak kültürel değerlerde uluslararası ilişkilerde güç ve çıkar olguları gibi ana etmenler olmaktadır. Wendt’in sosyal inşacı modeli de devlet merkezlidir. Zira; bu teoride orta vadede egemen devletler uluslararası sistemin ana aktörleri olarak kabul edilmektedir. Aslında yeni oluşumlarda devletler kanalıyla gerçekleşecektir. Kimlikler, devletlerarası diyaloğa bağlı olarak değişmekte olup, devletler ortak ilkeleri paylaştıkça ortak kimlikler bir araya gelmektedir. Bu modelde, devlet egemenliği de sosyal bir benlik olup, tek taraflı oluşturulamayacağı için diğer devletlerce tanınmayı zaruri kılar. Bu nedenle, kurumsal bir olgu olarak kabul edilen egemen devlet modeli, zaman baplı bir değişken olarak kabul görmektedir. (Toprak, 2007, s. 81).

Sosyal inşacı kurama göre aktörlerin davranışlarında esas olan, çevrelerindeki nesnelerin taşıdıklarını düşündükleri manalardır. Bu anlayışla, devletlerin politikaları da devletlerarası algılar, beklentiler, kendilerine ve diğerlerine karşı geliştirdikleri mefhumlara göre kurgulanmaktadır. (Toprak, 2007, s. 81). Sosyal inşacılar realist ve neorealistlerden farklı olarak, doğrudan devletlerin kimliklerine vurgu yaparlar. Neorealistler devletlerin, uluslararası mekanizmanın dayattığı bencil kimliklere ve bencil menfaatlere malik olduklarını savunmaktadırlar. Nitekim, devletlerin hem kimlikleri hem de menfaatleri yapı tarafından dayatılmaktadır. Sosyal inşacılar ise, devletlerin kimliklerinin diğerleri ile olan etkileşim dizisinde belirlendiğini ve oluşan yeni kimliğin vasfına bağlı olarak, devletin menfaatinin belirlendiğini öne sürerler. (Bozdağlıoğlu, 2007, s. 151-152). Bu yönüyle sosyal inşacılık güç ve çıkar öğelerini tamamen dışlamamakla beraber, esasta düşünce ve kimliklerin nasıl oluşturulduğu, nasıl bir dönüşüm geçirdikleri ve devlet tutumlarını anlamada bunların ne tür etkileri olduğu gibi hususlar üzerinde durmaktadır. Kısacası sosyal inşacılık realizm ve liberalizm gibi güç ve ticaret bakımından maddi unsurlar üzerine eğilmek yerine, düşüncelerin dünya siyasasındaki etkileri ve oynadıkları rol üzerinde durmayı tercih etmektedir. Lakin sosyal inşacı anlayışın maddi unsurlar üzerinden durmaması onları tümüyle inkar ettiği anlamına gelmez. Örneğin Wendt’e göre, devletler sisteminin hem düşünsel hem de maddi öğeleri birlikte barındırdığı düşünülmektedir. Yine Wendt’in genel manada kültürel yapıların, maddi yapılar üzerindeki birincil olma durumunu kabul ettiği söylenebilir. Wendt, insanlar tarafından bir araya getirilen yapıların maddi olmakta öte kültürel olduğuna inanmaktadır. Devamında ise, rasyonalizme karşıt bir şekilde, bu yapıların sadece tutumları düzenlemediği, ayrıca kimlikleri ve çıkarları oluşturduğunu da varsaymaktadır. Bu bağlamda kimliğin manası ve menfaatin evsafı ise, büyük ölçüde insanlar arasındaki paylaşılan bilgilere bağlıdır. Esasında burada kültür, güç ve çıkar unsurları için bir ihtimal şartıdır. Bu nedenle uluslararası ilişkilerde değerlendirmeler kültür ile başlamalı ve sonra güç ve çıkarlarla devam etmelidir. (Sezgin, K. , 2008, s. 100).

Sosyal inşacılık kuramına göre, devletleri çatışma veyahut anlaşmaya sevk eden temel öğe kimliklerdir, devletlerarası güven ilişkilerini de kimlikler şekillendirmektedir. Kuramın öncülerinden Alexander Wendt, sosyal inşacılığın bu manada nicelden nitele doğru ilerleyen güvenlik bakış açısını somutlaştırmıştır. Wendt “Kuzey Kore’nin 5 nükleer silahı ABD için İngiltere’nin 500 nükleer silahından çok daha fazla tehdit içerir” misaliyle kimliğin güvenlik idrakindeki rolüne dikkat çekmektedir. Bir diğer deyişle kimlik, bir ülkenin diğerlerini dost veyahut düşman olarak gruplandırmasında ya da ötekileştirmesinde ana unsurdur. (Sandıklı, Emeklier, 2012, s. 40).

Kimlik merkezli ve toplumsal algılara yönelik bir teori olan sosyal inşacılık, Balkanlar’da yaşanan çatışma realitesinin açıklanabilmesi açısından önemli bir mesnet noktası oluşturmaktadır. Esasen bölgedeki çatışma mekanizmasının, işbirliğine karşı galip gelmesinin en mühim sebebi sosyal olarak inşa edilmiş olan toplumsal kimlikler üzerinden biçimlendirilen devletlerarası düşmanlık algısıdır. Zira Yugoslavya’nın dağılmasının arka planındaki tetikleyici unsur, Yugoslav üst kimliğinin tarihsel ve kimlik merkezli bir çaba içerisinde olan farklı toplumsal zümrelerin siyasal politikalarına karşı koyacak bir oluşuma kavuşturulamamış olması ve alt kimliklerin anayasal kimliğe karşın üstün tutulması sonucu, farklı ve bağımsız devlet kimliklerinin oluşturulması fikrinin toplumlar huzurunda meşrulaştırılmış olmasıydı. Bu vesileyle söz konusu fikriyatın oluşturulması düşüncesi siyasal ve askeri güç merkezli çatışmayı beraberinde getirmiş ve bölgenin kan gölüne dönmesine önayak olmuştur. (Tüysüzoğlu, 2012, s. 101-102).

Samuel Huntington, ‘Medeniyetlerin Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Yapılandırılması’ başlıklı çalışmasında “1990’lı yıllardan itibaren uluslararası ittifak ya da ihtilaflarda belirleyici olan unsurun politik ya da ekonomik ideolojiler değil, medeniyetler olmaya başladığını ve 21. yüzyılda da bu trendin devam edeceğini açıklayabilmesi adına da, dünyanın farklı yerlerinde yaşanan çeşitli olayları örnek vermektedir. (S. Kaya, 2007, s. 3). Bu örneklerden bir tanesi de, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından parçalanma sürecine giren Yugoslavya oluşturmaktadır. Yugoslavya’daki çatışmada Rusya, Sırplara diplomatik destekte bulunurken, Suudi Arabistan, Türkiye, İran ve Libya’da Boşnaklara silah ve para yardımı yapmıştır. Söz konusu ülkeler bu yardımları güç sağlamak, ekonomik çıkar veya ideolojik sebeplerle değil, kültürel bakımdan kendilerini bu milletlere yakın hissettiklerinden yapmışlardır. Soğuk Savaş’ın ardından, kültür hem bölücü hem de birleştirici bir unsur olmuştur. Almanya, Kore ve Çin gibi ideolojik sebeplerle ikiye bölünmüş halklar kültür etmeniyle bir araya gelerek birleşmişlerdir. Bunak keza ideoloji veyahut tarihsel şartlar sebebiyle bir araya gelmiş, lakin medeniyet bakımından bölünmüş cemiyetler; Yugoslavya ve Bosna’da olduğu gibi bölünerek büyük gerilimlerin merkezi haline gelmişlerdir. (Huntıngton, 2013, s. 26).

Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Samuel Huntington’ tarafından öne sürülen Medeniyetler Çatışması savına göre, Soğuk Savaş sonrasında oluşan atmosferde, Soğuk Savaşın iki kutuplu uluslararası sistemindeki ideolojik Doğu-Batı çatışması yerini farklı medeniyet havzaları arasındaki kültürel çatışmaya bırakacaktır. Akabinde Huntington ‘West and the Rest’ biçiminde tasvir edilen bir öngörüyle söz konusu çatışmanın özellikle de Hristiyan-Batı medeniyetiyle İslam medeniyeti arasından yaşanacağını belirtmektedir. Lakin Yugoslavya’da özellikle Bosna-Hersek’te meydana gelen iç savaşın Huntington’ın bahsi geçen öngörüsünü zayıflattığı söylenebilir. Çünkü medeniyetler çatışması tezine göre Müslüman Boşnaklar ile Hristiyan Sırpların veyahut Hırvatların çatışması öngörülen bir olaydı, fakat aynı dinden olan Sırp ve Hırvatların birbirleriyle savaşa girmesi çok da beklenen bir durum değildi. Buna keza Katolik Hırvatların Batı Avrupa ile kültürel temas halinde olması ve Ortodoks Sırpların başta Ortodoks-Slav Rusya olmak üzere kendini Doğu-jeo-kültür mıntıkasına daha yakın hissetmesi ayrı bir önem arz etmektedir. Çünkü hem bu iki kimliğin farklı etnik-kültürel unsurları temsil ettiğinin hem de Ortodoks-Katolik-Müslüman çatışmasının Huntington’ın farklı kültürlerin-medeniyetlerin çatışacağını ortaya koyduğu teziyle esasta aynı düzlemde kesişmektedir.  (Yalım, 2012, s. 12).

Bu bağlamda Yugoslavya’nın dağılma aşamasında; Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatların ‘Yugoslav’ kimliğiyle kendilerini ifade edemedikleri ve farklı kimliklerin maliki olarak gördükleri bir kimlikler çatışmasını uluslararası arenaya taşıdığını görmekteyiz. Dağılma süreci bu yönüyle, uluslararası politikayı çatışma ve kimlikler üzerinden değerlendiren konstrüktivizmin uygulama alanını oluşturmaktadır. Esasında Hırvatlar ile Sırplar arasındaki çatışmayı alevlendiren ve “ben” ile “öteki” unsurlarını somutlaştıran en önemli faktör dil ve din olmuştur. Oysaki Hırvat dili ile Sırp dili birbirine çok benzer olmasına karşın kullandıkları alfabenin farklılığı ve Hristiyan medeniyeti şemsiyesi altında olmakla birlikte Hırvatların Katolik ve Sırpların Ortodoks olması savaşın temel argümanını oluşturmuştur. Savaşı meydana getiren kimliğe dayalı bu öğeler konstrüktivist manada kimlik şekillendirmenin ve yeniden yapılanma sürecinin Hırvat ve Sırp toplumlarındaki karşılığını gözler önüne sermiştir. (Yalım, 2012, s. 12).

Sonuç olarak Bosna-Hersek savaşında kimliklerin yeniden şekillendirildiği bir yeniden yapılanma evresinin yaşandığını ve bu şekillendirme aşamasında dil, din ve kültür gibi unsurların başat bir performans sergilediğini söyleyebiliriz.

6. SONUÇ

Bosna Savaşı uluslararası arenada her ne kadar etnisite merkezli bir savaş olarak görülse de esasında, bilhassa Boşnaklar için kendini müdafaa etme çabası olarak tanımlanabilir. Söz konusu müdafaa sürecinde, insanlık dışı muamelelere maruz kalan bölge halkı, katliam atmosferinden 21 Kasım 1995 tarihinde imzalanan Dayton Barış Antlaşmasıyla bir nebze olsun uzaklaşmıştır. Bu yönüyle Dayton Antlaşmasının toplu katliamları ve etnik kıyımları sonlandırdığı söylenebilir. Fakat buna karşın tam manada bir sınır egemenliğini sağladığı söylenemez. Zira Dayton Antlaşması sonrasında; Bosna Sırp Cumhuriyeti olgusuyla kurucu unsur haline gelen Sırplara keza Müslüman-Hırvat tarafının bir federasyon olması, bunun bariz örneğidir. Yine antlaşmanın akabinde Müslümanlar ile Hırvatlar arasında Mostar’da meydana gelen gerginlik bu tezi pekiştirmektedir.

Bu noktada savaş süresince BM’nin güvence ve gözetimi altında bulunmasına rağmen kitlesel katliamların yapıldığı Srebrenica’nın tüm açık savaş suçu delillerine rağmen, Sırplara verilmiş olması da Dayton Antlaşmasının başka bir etik-reelpolitik dengesiz sonucudur. Bosna Savaşı’nın bir başka önemli sonucu ise, BM ve NATO arasındaki anlaşmazlıkları gün yüzüne çıkarmasıdır. Bu meyanda, BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi olan İngiltere, Fransa, ABD, Çin ve Rusya arasındaki kırılma noktalarının görülmeye başlaması da Yeni Dünya Düzeni’nin (YDD) kurallarının biçimlenmesine yol açmıştır. Dolayısıyla Soğuk Savaş’ın ardından iki kutuplu dünyanın son bulduğu bu zaman diliminde Bosna Savaşı’nın ancak ABD’nin müdahalesi ile sonlandırılabilmesi, ABD’nin YDD içerisinde baskın bir oyuncu olma konumuna meşruiyet kazandırmıştır. Savaşın bir diğer öne çıkan sonucu da, kimlik tabanlı politikaların Avrupa’da ayrıştırıcı bir rol oynamaya devam ettiğini göstermesi olmuştur.

Savaş’ın sonuçlarına bir başka açıdan baktığımızda, uluslararası arenaya yeni bir mahkeme getirmesi da ayrı bir önem arz etmektedir. Savaş Suçları Mahkemesi’nin uluslararası hukukun insan hakları lehine gelişmesinin ve bunun bir örf adet hukukunu meydana getirebilme çabası da kayda değer bir gelişme olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilhassa Miloseviç’i yargılamak üzere kurulmak istenen bu mahkemenin, kuruluş çalışmaları 1995’te Clinton’un teklifi üzerine başlamıştır. (Yenigün, Hacıoğlu, 2010, s. 683).

Bu bağlamda Bosna-Hersek’te geçmişten günümüze canlılığını koruyan sorunların bertaraf edilebilmesi için, nihai çözümler sunmayan Dayton Antlaşması’nın yerine, Bosna halkının egemenliğinin tam anlamı ile tanındığı anlaşmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu kapsamda Balkan Coğrafyası’nın; uluslararası örgütlerin Yeni Dünya Düzeni güç merkezlerinin politikalarının uygulandığı deneme tahtası görünümünden çıkarılması gerekmektedir. Bölgenin bahsi geçen görünümden kurtulabilmesi noktasında, kimlik eksenli rekabetin geri plana atılması ve Balkan devletleri arasında işbirliği girişimlerinin (bilhassa ticaret alanında) başlatılabilmesi en önemli teşebbüs olacaktır.

ZAFER ÖZDEMİR

İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü

KAYNAKÇA
Bora, T. (1995). Bölgeler Sorunlar Yugoslavya Milliyetçiliğin Provokasyonu (2. Baskı). İstanbul: Birikim Yayıncılık.

Bozdağlıoğlu, Y. (2007). Uluslararası İlişkilerin Temel Yaklaşımları Neo-realizm-Yapılandırmacı Yaklaşım. H. Çakmak, (Ed.). Uluslararası İlişkiler Giriş Kavram ve Teoriler (1.Baskı). içinde (143-153). Ankara: Barış Kitapevi.

Huntıngton, P, S. (2013). Medeniyetler ÇATIŞMASI VE Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması (11.Baskı). (M. Turhan, C. Soydemir, Çev.). İstanbul: Okuyan Us Yayınevi.

Kaya, S. (2008). Uluslararası İlişkilerde Konstrüktivist Yaklaşımlar. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 63 (3), 83-111.

Kaya, S. (Aralık 2007). Medeniyetler Çatışması. (Erişim Tarihi: 26 Nisan 2014). www.derinsular.com

Sandıklı, A. , Emeklier, B. (2012). Güvenlik Yaklaşımlarında Değişim ve Dönüşüm. BİLGESAM 2012 (3). 70.

Şafak, Y. (2010). Bosna savaşı ve Yugoslavya’nın parçalanması.Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, Kadir Has Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Toprak, E. (2007). Neo Fonksiyonalizmden Yapısalcılığa Entegrasyon Kuramları Işığında Türkiye Avrupa Birliği Uyumu. Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, 7 (1), 69-89.

Türkeş, M. , Rüma İnan, Ş. , Akşit, S. Ve Açar, A. (2012). Kriz Sarmalında Bosna-Hersek Devlet Krizi, Boğaziçi Üniversitesi – TÜSİAD Dış Politika Forumu Araştırma Raporu (DPF 2012 – RR 02). İstanbul.

Tüysüzoğlu, G. (2012). Çatışma ve İşbirliği Dikotomisi Bağlamında Balkanlar’ın Siyasal Görünümü. Avrasya Etüdleri Dergisi, 18 (42), 83-110.
Tüysüzoğlu, G. (2013). Savunmacı Realizm ve Saldırgan Realizm Bağlamında Karadeniz Havzası’ndaki Çatışma Gerçekliğinin Değerlendirilmesi. Avrasya Etüdleri Dergisi, 19 (44), 57-65.

Ülger, İrfan K. (2003). Yugoslavya Neden Parçalandı (1.Baskı). Ankara: Seçkin Yayınları

Yalım, B. (2012). Yugoslavya’nın dağılmasının uluslararası politikaya etkileri. Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
METİN İÇİNDE YER ALMAYAN EK KAYNAKÇA

İzzetbegoviç A. (2013). Tarihe Tanıklığım (8.Baskı). (A. Erkilet, A. Demirhan, H. Öz, Çev.). İstanbul: Klasik Yayınları.

İzzetbegoviç A. (2010). Konuşmalar (14.Baskı). (F. Altun, R. Ahmetoğlu, Çev.). İstanbul: Klasik Yayınları.

İzzetbegoviç A. (2013). Özgürlüğe Kaçışım Zindandan Notlar (14.Baskı). (H. Tuncay, Başoğlu, Çev.). İstanbul: Klasik Yayınları.