Kimine Göre ‘Yakın’ Kimine Göre ‘Orta’ Doğu

0 484

Kavramsal açıdan batılılarca ikiye ayrılmış olan Ortadoğu ve Yakındoğu ülkeleri birkaç farklılık dışında aynı kapıya çıkmakta ve kendi yaşamış ve yaşayacak olduğu değişimlerle Türkiye’yi fazlasıyla yakından ilgilendirmektedir.

Son dönemde adı sıkça duyulan ‘Ortadoğu’ kavramı, Akdeniz’den Pakistan’a kadar uzanıp Arap yarımadasını da içine katan bölgeyi belirtir. Bu kavram Avrupa merkeziyetçi düşünceye dayanır ve 20. Yüzyılda İngilizlerin kendi ülke uzaklıklarına bağlı olarak isimlendirdikleri bir kelimedir. Yine kendi merkezlerine göre; doğu, Uzakdoğu, Yakındoğu, Ortadoğu gibi bölgeler de buna göre belirlenmiştir. Bu kavrama göre ortadoğu ülkeleri; Suriye, Irak, Katar, Kıbrıs, Ürdün, İsrail, Lübnan, İran, Filistin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Kuveyt, Bahreyn, Yemen, Mısır, Afganistan, Pakistan, Tunus, Cezayir, Libya, Sudan ve Fas’tır. Tarih boyunca gerek doğal kaynakları yönüyle zengin oluşu, gerek üç semavi dinin doğuş yeri oluşu ve gerekse yönetim biçimlerindeki tutarsızlık sebepleriyle adını sıkça duyuran bu bölge geçirdiği değişimlerle ülkemizi her zaman yakından ilgilendirmiştir.

Bekli de çoğumuzun ilk defa duyduğu ‘Yakındoğu’ kavramı ise yine Avrupalılar tarafından Osmanlı Devleti ve mücavir bölgeleri nitelemek için kullanılmış bir sözdür. Anadolu, İran, Irak, Suriye, Filistin, Lübnan, Ürdün, İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen, Umman, Bahreyn, Katar, Kuveyt, Kıbrıs ve Mısır’ı içine alır.

Bu iki kavramı açıkladıktan sonra aslında Yakındoğu ülkelerinin büyük kısmının Ortadoğu coğrafyasında da mevcut olduğunu fark ediyoruz. İki bölge arasındaki en büyük fark Kuzey Afrika ülkelerinin çoğunun Yakındoğu’ya dâhil olmayışıdır. Bunun sebebi ise bu ülkelerin Osmanlı’ya uzak mesafede oluşudur. Yine 20. Yüzyıl başlarına kadar Fransızların Balkanlar ve Osmanlı’yı Yakındoğu olarak tabir edişi de coğrafi bir fark olarak önümüze çıkar.

Yüzyıllar boyunca hakkında konuşulmuş, planlar yapılmış, uğruna çok şey feda edilmiş bu bölge, zamanın akmasıyla tarihsel süreç içerisinde yaşadığı değişimlerle tüm dünyayı etkilemiştir. 1914 – 1918 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünü yavaş yavaş kaybetmesini fırsat bilen dış mihraklar senelerdir süregelen emellerini bu süre içerisinde küresel bir savaş olarak adlandırdıkları 1. Dünya Savaşı ile elde etmeyi planlamışlardı. Gerek kültürü gerekse mekânsal yakınlığı sebebiyle asırlarca imparatorluk eliyle yaşamakta olan bölge batılı güçlerce gizli olarak söylense de aleni olarak paylaşılıyordu.

Bu paylaşımın kıvılcımı Avrupa tarafından “arap milliyetçiliği” akımıyla yakılacaktı. Araplar arasında bu akım ilk olarak Fransız devriminin etkisinde kalan Hıristiyan kesim tarafından kabul gördü. Bunun başını çeken ülke ise Hıristiyan nüfusu diğer arap ülkelerine oranla daha fazla olan Lübnan’dı. Misyonerlerin kurduğu okullardaki eğitimin daha kaliteli olmasıyla aileler çocuklarını bu okullara vermeye başladılar. Birçok batılı eser Arapça’ya çevrildi. Bu sırada Arap milliyetçiliğinin en önemli isimlerinden biri olan Butros El-Bustani Beyrut’ta gizli bir cemiyet kurmuş ve Suriye halkının da Lübnan’la birleşip Osmanlı’ya başkaldırma zamanının geldiğini vurguluyordu.

Savaşın ilerlemesiyle birçok farklı cephede mücadele veren devlet, bu akımın hızla yayılmasını durduramadı. Aslına bakılacak olunursa halk, kurulu bir düzenin bozulmasından yana değildi. Ancak yöneticilere vaat edilen imkânlar sebebiyle halkta onların sözünü haklı bulmaya başlamıştı. Sonuca daha çabuk ulaşma hedefinde olan batılılar bir de ‘’siyonizm’’ denilen başka bir akım ortaya çıkardılar. Bu akımın asıl amacı ise Doğu Avrupa’da yaşayan Yahudileri Filistin’e göndermekti. Vaad edilen topraklar olarakta bilinen bu yerde Yahudiler için milli bir yurt kurma girişimlerine başlayan Avrupa, savaşın ve imparatorluğun verdiği karışıklık arasında hızla bir ülke inşa etti.

Sözün kısası Sykes-Picot’ta paylaşılan arap coğrafyası haritasına baktığımızda bile ülke sınırlarının birbirlerinden sadece birer çizgiyle ayrıldığını görürüz. Zaten bir bütün olan topraklar savaşsız bir biçimde kendi yetkileri dışında birbirlerinden ayrıldılar ve başka ülkelerin yaşamlarını sürdürebilmeleri için en büyük manda kaynağı haline geldiler. Kavramsal açıdan batılılarca ikiye ayrılmış olan Ortadoğu ve Yakındoğu ülkeleri birkaç farklılık dışında aynı kapıya çıkmakta ve kendi yaşamış ve yaşayacak olduğu değişimlerle Türkiye’yi fazlasıyla yakından ilgilendirmektedir. Şüphesiz ki son dönemde yaşanan suni devrim ve darbeler de insanlık tarihinin kadim coğrafyasını yeni bir sürece itecektir.

FATMA ESMA UYGUN

İstanbul Üniversitesi, Arap Dili ve Edebiyatı